Aklımda kalan konuşmalar

Petscan

Bekleme odasına girdiğimde ceketimi giyiverdim hemen. İçerisi her zamanki gibi buz gibiydi. Sekretere gidip Petscan için geldiğimi söyledim. Niye bu lafı her söylediğimde gülmemek için kendimi zor tuttuğumu İngilizce ve Türkçe’yi iyi bilenler anlamıştır. Kadın hemen elime bir form tutuşturdu.
Salondaki yanyana dizili sandalyelerden birine oturup formu doldurmaya başladım. Benden başka bir hasta yoktu bugün. Zaten normalde birbirine merhaba demeyen, merhabayı bırak yüzüne bakılmayan, gözgöze gelinmekten kaçınılan genelde orta yaş ve üstü kişileri görsem ne olur ki zaten diye düşündüm. Formu doldururken kapı açıldı, içeriye orta yaşlı kafasında şık bir kasket olan biri girdi. Elindeki çantayı ortadaki sehpaya bırakıp kahve makinasından bir içecek alıp karşımdaki sandalyeye oturdu.
Kocaman bir yudum alıp bana gülümsedi. Ben de ona gülümseyince ‘zencefilli yeşil çayı tavsiye ederim’ dedi.
‘Petscan için bekliyorum, çay içemem şimdi’ dedim.
‘Zaten ben de aslında sütlü çukulata içmeyi tercih ederim’ dedi gülümsemeye devam ederek.
Adamın bu keyifli hali hoşuma gitmişti.
‘Oooo şimdi edilecek laf mı bu! Sütlü çukulata kulağa hoş gelse de onu da içemem, içinde şeker var. Kanser şekerle besleniyor yazık ki’ deyip elimdeki forma, herhangi bir yan etki olursa hatta ölsem bile klinikten davacı olmayacağıma dair, bunun benim kararım olduğuna ilişkin yasal yetkiyi veren imzamı attım.

Formu götürüp sekreterin masasına bıraktım. Kendisi ortalıkta yoktu. Yeniden bekleme odasındaki sandalyeye otururken, adam “aslında şu an bir şeyler içmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum, şöyle bol kremalı çilekli bir keki tercih ederim’ dedi. Zemin kattaki radyasyon odasının kapısı açılınca içerideki epeyce pahalı makinenin mekanik sesi duyuldu bir süre.

Bu kez yüzümdeki gülen ifadeye engel olamayarak, “Keki boşver onda da şeker var, Stevia’lı muffin yemeli aslında ama hiç bu konuya da girmeyelim açlıktan ölebilirim’ deyiverdim.
‘Niye yemekten bahsediyorum ki zaten, yemek yemenin modası çoktan geçti. Kanserli hastaların 40 gün hiçbir şey yemeden, sadece belirli bitkilerin sıvılarını alarak uygulayacağı diyetler moda zaten.’ dedi sesinde dalga geçtiğine dair bir tını olsa da söylediği şeyde bir gerçeklik payı vardı.
Adamın şapkası pek güzeldi, gözüm şapkada, acaba benim kel kafamda nasıl durur diye içimden geçirdim.
‘Valla ben o kadar aç kalsam, kanserden değil kesin açlıktan giderim. Hiç bana uymaz o diyet’ dedim bir yandan acaba şapkayı istesem denemek için verir mi ki?
‘Siz ne yapıyorsunuz, klasik kanser diyetinden mi yoksa Paleo mu?’ diye sordu.
‘Yok Paleo’da bana uymaz, peynirle arama kim girerse ciddi yaralanma riski olur. Galiba klasik kanser diyetine yakın ama daha çok sağlıklı karma bir yöntem uyguluyorum diyebilirim.’
‘Ya siz?’ tek kaşım havada merak beklerken Petscan bölümüne giden koridorun kapısı açıldı. Mavi üniformalı bir hemşire bana gelmem için işaret edince, adama ‘hoşçakal’ bile diyemeden dar koridorda hemşireyi takip ettim.

Küçük bir odaya koyulmuş genişçene bir koltuğa oturdum.
‘Sağ mı, sol mu tercih edersin’ diye soru, kolumu işaret ederek.
‘Buna gerek yok benim portum var, portu kullanabilirsiniz’ dedim.
Sol kolumu eline aldı, ‘Yok önce koldan iğne yapma yolu denenir.’ dedi hemşire.
‘Niye, zaten benim damarlarım ince, şimdi gereksiz yere delik açarken canımı acıtman şart mıdır yani’ deyip huysuz tarafımı gösterdim içgüdüsel olarak.
Dikkatlice sol kolumu inceledi. Sonra sakin bir sesle, ‘Buradaki damarlar çok ince sağa bakayım’ deyip irice bir şırıngaya bir sıvı doldurmaya başladı. Koluma mavi bir lastik takıp pat pat pat damarın üzerine vurdu. Canım acımadığı için sesimi çıkarmadım.
‘Ben bu portu damarlarımda ekstradan delik açılmasın diye taktırdım. Kemo ilaçları bile porttan verilirken niye Petscan için almam gereken sıvıyı koldaki damardan vermeye çalışıyorsunuz, özel bir sebebi var mı? diye sorarken, iğnenin girdiği yer ciddi anlamda yanıyordu. Hemşirenin suratındaki ifadeden damarı bulamayacağını anlamıştım. Bu ilk kez başıma gelmiyordu. Kemo tedavisi alan hastaların çoğunun damarları zehrin etkisiyle küçülürdü.
‘Çarşamba pazarı değil orası, bırak da damarlar yerinde kalsın, yeterince canımı acıttın zaten’ dedim.
Çarşamba pazarının ne olduğuna dair en ufak fikri olmayan hemşire yavaşça şırıngayı geri çekti. Akan kanın üzerine çift kat pamuk tutarken, ‘Protokol gereği önce kol damarlarına bakılır’ dedi.
Tam bir yıl önce bu zamanlarda yine aynı koltukta bir Petscan yapılmasını beklerken 45 dakikalık ilacın kana karışma süresi boyunca Hannah Arendt’in ‘A Report on the Banality of Evil’ kitabını okuyordum.
(Bu kitap Kötülüğün Sıradanlığı adıyla Türkçe’ye çevrilmiş )
Kadın haklı yahu. Şu hayatta ne çekiyorsak, sorgusuz sualsiz her şeyi kabullenen insanlardan çekiyoruz diye düşündüm.
Halbuki kanserli bir hastaya port takılmasının amacı, kana karışması gereken ilaçların damarlara zarar vermeden rahatça ve çabucak akmasına yaramasıdır. Bunu kanser kliniğinde çalışan hemşire de biliyor tabii ki. Ama hangi hıyar böyle bir protokol yazdıysa illa onu uygulayacaklar, işe yaramayacağını bile bile. Yoksa hemşire sadist filan değil. Sadece kurallara uyan biri.

‘Tüm dünya ile savaşamazsın; kendi akıl yetisini, mantığını kullanmayan milyonlarca insan var. Onlara laf yetiştirip düzeltmeye çalışamazsın diye kendi kendimle dırlandım zihnimde. Makineye girmeden önce iyice gerilmenin, sinirlenmenin yeri değildi. Dünyada iyi, zeki insanlar da vardı, önemli olan kiminle daha iyi iletişim kuruyorsak ona gerektiği değeri vermeye çalışmalı.
Kafamdaki negatif düşünceleri bir bir iteleyip, evreni düşünmeye başladım. Gezegenleri.
Vakit geldiğinde, Petscan makinesinin içine girip boylu boyunca uzandım. 25 dakika boyunca hiç kıpırdamadan durmam gerekiyordu. Ne olacak ki deyip geçmeyin, hiperaktif biri için 25 dakika kıpraşmadan durmak, en berbatından kabustur! Aklıma Tig Notaro düştü. Tig’i bilir misiniz? İyi bir komedyendir, sahnede kanser olduğunu anlatıp dalga geçen inanılmaz bir karakter. Sonra Ed geldi aklıma, bana dapdar bir makinede hiç kıpırdamadan durmanın tüyolarını veren adam. Söylediği yöntemler gerçekten de işe yaradı. Zaten ondan iyi mi bilecektim ki, tanıdığım tek astronot oydu! Kulağımda Ed’in öğütleri, yıldızlara baka baka evrende yolculuğa çıktım yine.
Makinenin dönmesi durup hemşire beni yattığım yerden kalkmama yardımcı olurken, neredeyse ona evrenin, dünyanın ne kadar güzel olduğunu anlatacaktım. Sonra hemen vaz geçtim, hem kanserli hem de deli diye düşünebilirdi. Kendime not düştüm , ileriki günlerde kansersiz deli olmanın bir yolunu bulmalıydım.

References:
https://www.facebook.com/cervicalcancerinfo
http://www.nurweb.biz/cancer/

http://www.cancertutor.com/alt_diet/

https://youtu.be/mUzX2TK59Dg
http://spaceleaders.com/profile/
http://www.amazon.com/Eichmann-Jerusalem-Banality-Penguin-Classics/dp/0143039881
http://www.idefix.com/kitap/kotulugun-siradanligi-hannah-arendt/tanim.asp?sid=MM2LIUB0LS2S8ICD8XYN






NOT:
Makalemi okuyup beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, hatta gönlünüz genişse daha çok yazmam için beni motive edebilirsiniz. Motive etmek çok kolay; ister pozitif bir email yollarsınız, isterseniz ufak bir DONATE yazılı yere basıp PAYPAL aracaılığıyle bağış yapabilirsiniz.

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook