Amerikan Rüyası

bina

Bir kaç sene önce devasa bir reklam tabelası oturduğum apartmanın tam karşısına dikildi. Neyseki ışıklı filan değildi. Arkada flu bir bina, önde büyük puntoyla şu yazılıydı “live without a trace” ( iz bırakmadan yaşa ). Her önünden geçtiğimde beni derin düşüncelere iterdi. Niye bir insan iz bırakmadan yaşamak ister diye. Böyle bir reklamda hedeflenen insanlar kimlerdir? Acaba hedef kitlesi casuslar filan mı? Mantıken 10 katlı bir binada pek çok casusun oturma fikri saçma tabii. Normal düşünebilen bir insan niye dünyada hiç bir iz bırakmadan yaşama güdüsünde olsun ki? Hatta bazen inanılmaz sinirleniyordum bu sloganı bulana. Bu ne saçmalıktır, diye. Tabii ki orada amaçlanan bu sloganla parası olan çevrecilere hitap etmekti. Yani şehir merkezinde yaşa, araba kullanma, toplu taşım araçlarıyla her yere ulaş, küçük bir dairede otur, çevreye saygılı ol falan filan. Bunların hepsi iyi güzel de insan ruhuna bu kadar uyumlu mu o tartışılır. Bilgi olsun diye yazayım daire fiyatları Portland sehir merkezinde 300.000 dolardan başlıyor. Yani kutu kadar dairede yaşayacaksın, o dairenin kredisini ömür boyu ödeyeceksin diye gece gündüz çalışayacaksın, bu kadar çok çalıştığın için zaten aile, akraba, arkadaş ilişkilerin de pek öyle kuvvetli filan olamayacak, zira vaktin yok. E peki bu işten kim kazançlı çıkıyor? İnsanlar kutu kadar dairede yaşarken pek mi mutlular acaba? Hiç sanmam. Nereden biliyorum?
O slogandaki kişi benim de ondan.
15 yıldır yaşadığım bu şehirde, iyi bir işim var. Arabam yoktu ve her yere ya yürüyerek ya da bisikletle gittim. Bu ülkeye elimde iki valizle geldim. İngilizcede bana expat deniliyor. Yani kendi isteğiyle başka bir ülkede çalışan kişi. Bu şehre yerleşmeden önce haritada nerede olduğuna bakmış, bir kaç resmini görmüş gelmiştim. Yani öyle bir yığın araştırma filan yapmadan gelip kendi işimi kurmaya çalıştım. Yerleşme kararımı vermem iki yılımı aldı. Bu sürede elimde valizlerim uzun yolculuklarla geçen bir hayatım oldu.

Sonunda kendi işimi kurup para da kazandım, krediyle bir daire de aldım. Sürekli çalıştığım için burada kimseyle arkadaşlık etmeye ne vaktim oldu, ne de bir süre sonra isteğim kaldı. Onun yerine yolculukları tercih ettim. Bol bol gezdim.
Fakat ne kadar gezsem de bir süre sonra burada yaşamaktan daral bastı. Tamam dedim ‘vakti geldi başka bir yere gitmeli’. Bu kez yaş kemale erdi ya, neler sevdiğimi, neler istediğimi alt alta sıralayıp bir liste çıkardım. Havası, doğası vs sebeplerinden ötürü Hawaii cazip geldi gözüme. Pılımı pırtımı toplayıp oraya yerleşmeden önce, gittim Honolulu’da kaldım bir süre, bakalım yazılanlarla gerçek ne kadar iyi örtüşüyor diye.

İyi ki de yapmışım, zira doğa çok güzel, ama insanlar için aynısını söyleyemeyeceğim. Yerliler, beyazlar, Asyalılar ve turistler diye dörde ayırırsak Honolulu’yu, benim gözlemim şu oldu; herkes birbirinden mütemadiyen nefret ediyor. Yerlisi beyazdan, zengin beyazlar herkesten, Asyalılar turistlerden, liste böyle uzayıp gidiyor. O kadar yer gezdim hayatımda ilk kez dönüş uçağına bindiğimde oh nihayet burdan ayrılıyorum diye sevindiğimi fark ettim. Her şeyin pahalı olması bir yana, insanların gözünün içine baka baka birbirine kötü davranması çekilir gibi değildi. Evet doğa güzel olmasına güzel de, paranla rezil ol durumuna ne gerek var? Anlamadığım adanın çoğu turizmden para kazanıyor ve turistlere verilen hizmet berbat.

Bu arada rakamlardan da bahsedeyim. Köpek bağlasan durmayacak studio daire fiyatları 1 milyon dolardan aşağı değil. Ve en az iki-üç evsiz o milyon dairelik apartmanın kapısı önünde yaşıyor. Uzanıp kıvrılıp uyuyor, yemek yiyor, plastikler, kağıtlar, bilumum çöpleri atıyor, tuvaletini yapıyor, bir alışveriş marketinden yürüttüğü tekerlekli sepette ıvırı kıvırıyla insanların gözü önünde hayatta kalmaya çalışıyor. Hawaii evsiz cenneti, iklimden dolayı. Sokakta yaşayan evsizler adanın ciddi bir sorunu ama kimse de çözmek için öyle büyük çabalar filan harcamıyor. Bir tür evsizleri kanıksama durumu oluşmuş. Ara sıra özel güvenlikçiler evsizleri itekleyip pahalı sitelerden atıyorlar o kadar. Günlük hayattaki yeme, içme, ulaşım fiyatlarının uçukluğunu da eklersek Havaii cennet filan değil, çok paran yoksa, belki hayatta bir kez gidilip bir daha o konuyu açmayacağın bir yerden öteye gidemez.

Adadan döndüğümde Portland gözüme bayağı ucuz göründü diyebilirim. Şöyle düşünün adada iki kişi birer hamburger yediniz kıytırık bir restoranda, 50 dolar bayılmaya hazırlanın. Ya da Hawaii’de yetiştirilen kakao ağaçlarından yapılan bir adet küçük 28 gramlık çikulataya 8 dolar ödediğinizde hayatın gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz; cennete giriş epey pahalı. Zengin değilseniz başka cennetlere yelken açmanızın zamanıdır.

Baktım cennet fikri epey tuzlu, fakat Portland’ın şehir merkezindeki homeless/evsiz problemi de yabana atılır cinsten değil. Bir süre sonra daireden çıkıp yeni bir ev arayışına girdim. Arayınca çözüm de bulunuyor. Şehir merkezindeki daireden çıkıp bahçe içinde bir eve taşındım. Evin yakınındaki bisiklet yolunda her gün pedal çevirip, bahçemde domatesler yetiştirdim.

Pazar günü öğlen vakti, güneş tam tepedeyken, hafif serincene ama olsun, giydim ceketimi atladım bisikletime. Yağmur mevsimi eli kulağında başlar yakında. Burada böyle Eylül sonu Ekim başı yağmur yağmaya bir başlar taaa Haziran’a dek sürer. Yok öyle bir saat yağıp durmaca, zırıl zırıl her gün yağar. Ruhunu daraltır insanın. Nehir kenarında bir kaç bank var oturup dinlenebileceğin. Bisiklet yolu aşağı yukarı 60kmlik bir alanı kapsıyor. Ben her gün 10km gidip geldiyorum sadece, yetiyor o kadarı bana. Favori ahşap bankımda baktım bir genç oturmuş kitap okuyor. Rahatsız etmeyeyim diye gittim az ötedeki nehrin yanındaki tepecikteki cottonwood/kavak ağaçlarının altına oturdum. Soluklanıp ayağa kalktığımda yerdeki şişe dikkatimi cekti. Boş bir viski şişesiydi. Tepecik sık ağaçlar ve çalılarla kaplı olduğundan nehri görmek için ağaçların arasına girip bakmak gerekiyor. Bisiklete binip yoluma devam etmeden önce nehre bakayım deyip ağaç dallarının arasına girince nehir kenarında yaşayanları farkettim. Tepeden aşağıya atılı kıyafetler, boş şişeler, plastik tabaklar, naylon torbalar, yırtıklarla dolu çadırları çakıl taşlarının üzerine yayılmıştı. Ahsap bir sandalyede oturan yaşlı bir adam çadıra dönük biriyle konuşuyordu. Nehir sesinden dediklerini duymasam da orda kamp yapmış evsizler olduğunu anlamak güç değildi.

Demek artık şehir merkezi yetmiyordu sokakta yaşayanlara. Dar yolda pedal çevirirken zihnimde yığınla düşünce birbiri ardına geçip gidiyordu.

Evsizlerin epey bir kısmının psikolojik sorunları, uyuşturucu ya da alkol problemi olsa da, epey bir kısmı da senin benim gibi insanların çalışırken bir şekilde elinde avucunda ne varsa yitirip bu hale düştüğü gerceği ruhumu derinden yaralıyordu. Kapitalizmde çarklar tıkır tıkır çalışır, zira sistem kişilere, insana yatırım yapmaz şirketleri, kurumları korur kollar.

Amerika alım satım gücü büyük bir ülke. Teknolojisi Türkiye’ye kıyasla kat be kat güçlü. Çünkü pazarlama zekaları inanılmaz. Gel çalış, senin de olur, kazanır, zengin olursun, zengin olmasan bile orta sınıfın rahat hayatıdan faydalanırsın rüyasına inanmayan Amerikalı çok azdır. Zira çocukluktan beri kafalarına bu rüya empoze edilmiştir. Söylenmeyen ise insanların ufak bir tökezlemelerinde bile o çok güvendikleri sistemin altında ne kadar kısa sürede ezilecekleridir.

Diyelim bir işte çalışıyorsun, kirada oturmak yerine krediyle, taksitle bir ev aldın, ve varsay hastalandın. İyi bir sigortan yoksa sağlık harcamaların nedeniyle ev taksidini geçirmen an meselesidir. Bir taksit yatırmadın diyelim, banka seni anında kapı dışarı atar. Evsizken, herhangi bir işte de çalışamayacağın için, sokalarda hayatını sürdürmek zorunda kalmam çok mümkündür.
Yok canım, arkadaşlar, aile yardım eder filan demeyin, genelde edemezler, ne onların imkanı vardır, ne de yeterince paraları. Yani Amerikan rüyası denilen şey, aslında bildiğin palavradır, tek bir sendelemeyle yerle bir olacak bir palavra. Gözünü açıp çok dikkatli yatırımlar yapmazsan, her an dibe vurman ihtimal dahilindedir. Bunun az çok farkına varan kişiler genelde işlerinde çok fazla çalışıp bu mekanizmanın kusursuz dönmesine katkıda bulunurlar.

Boşuna dememiş rat race ( sıçan yarışı, yani birinci bile gelsen sonuçta sıçansındır ) diye adamlar.

Eve vardım, bir çay yaptım çıktım bahçeye. Aldım elime dünya haritasını ciddi ciddi bakmaya başladım; hem çalışıp, hem mutlu olunan bir ülke var mıdır ki? Arayayım bakayım.

bina

Kaynak:
http://www.oregonlive.com/portland-homeless/

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook