Bardak ne alemde?

Bardak

İki haftadır aralıksız yağan yağmur yüzünden nehrin suları kahverengiye döndü. Günde 7 santimetre küp yağmur nedir yahu? Portand’a yanlışlıkla kışın filan gelmeyin ziyarete. Benden söylemesi; Ekim’de başlayan yağmurlar taaa Haziran’a dek sürüyor. Yok ben kurbağayım, yağmuru çok severim filan diyorsanız, buyur gel, ıslan, yaşa bir kış, ertesi yıl paşa paşa bu kış nereye kaçsam diye plan yaparsan sürpriz olmaz benim için.

Emekli, yaşlı bir komşum vardı şehir merkezinde yaşarken. California’daki evini satıp Portland’dan daire aldı. Ay ben yağmuru çok severim diyerekten. Epey bir şaşırmıştım. Burası hiç de öyle yaşlıların severek yaşlanacağı bir şehir değil. O niye böyle karar aldı ki acaba diye. Nitekim son beş senedir kışları tatile gidiyor en az iki aylığına.

California tabii ki Portland’dan pahalı. San Jose mesela. O neydi öyle? Hayatımda bir kez gittim, bir daha üstüne para verseler gitmem. Ebay’dir Google’dır, başka herhangi bir yazılım şirketidir ya da internetle ilgili bir şirkette çalışmıyorsan, ‘niye oradasın?’ dedirtecek cinsten küçük bir kent. Modern mi modern, yeşilse, eh düzeyinde, ona da eyvallah da, asıl görülmesi gereken manzara şu: Altı şeritli sonsuza dek uzanan yollar düşünün, kafanda canlandı mı otoban. Korna öttüren, sol şeride geçmek isteyen, trafiğin sıkıştığı yerlerde ‘abi camı sileyim’ diyen çocukları, makas atan tipleri çıkarın bu hayalden, orası muhtemelen E5 İstanbul’dur. Sen yanlış hayaldesin, sil onu kafandan, şimdi sakin sakin araba kullanan, kuzu kuzu kurallara uyan bir yer düşünün. Ekle sağlı sollu alışveriş merkezlerini, otobandan sadece yüksek bir duvarla ayrılan birbirinin tıpatıp aynı evleri, kimisi bahçeli, kimisi townhouse şeklinde. Tepeye pırıl pırıl bir güneşi de koy, mavi bir de gökyüzü, muhtemelen San Jose’desindir artık. Acele etme hemen, ‘aaa ne güzel şehir’ diye. Bekle hatırladın mi tepedeki güneşi, mavi gökyüzünü, iyi güzel de sen onları göremeyeceksin. Zira o güzel evlerde yaşaman için sabahtan akşamın bilmem kaçına dek deli gibi çalışman gerekecek. Burnunun ucunu parka bile çıkarmana vaktin olmayacak. Zaten gitsen hemen geri kaçarsın, klasına uymaz. Niye? E parklarda evsizler bir de tek tük köpeğini gezdiren yaşlılar dışında kimseyi göremezsin de ondan. Olsa olsa alışveriş merkezlerine gidip durursun. Gittin, eli boş dönmek olmaz, illa bir şeyler alırsın habire. Bir ay önce aldığın elindeki cep telefonun yenisi çıkmıştır bile, bak onu da alman lazım, ne de olsa teknolojk kentte yaşıyorsun şanına uymaz. E tabii onca alet erdevat al dur, kim ödeyecek bunların parasını? E sen tabii. Bu ne demek peki? Daha fazla çalış dur demek. Ama güzel hayatın var, yok değil yani. İşten eve, evden işe şeklinde. Uzun saatler çalışacağın için öyle pek arkadaşın filan da olmayacak ama olsun. En güzel, en yeni teknolojiye sahipsindir daha ne. Formül şu: çalış, tüket, daha çok çalış, daha çok tüket.

Geçen akşam yemeğe gittik. Bir Meksika restoranına. Bu şehirde sürekli gittiğim tek yer orası. Zira garsonlar cana yakın, insana insan gibi davranıyor. Şaka yapıyorlar, kendi fikirlerini söylüyorlar, sorsan sevdikleri yemeği bile tarif ederler. Zerre yapmacıklık yok. Neyse onlar. Tombullar, tombul haleriyle barışıklar. Mesela göbeğini içine çeken garson yok orda güzel bir kız gördüğünde. Hani nerdeyse tavır: ‘Güzelim mal bu, bu saatten sonra spor salonuydu, diyetti uğraşamam, sen en son ne zaman yedin Burrito de Carne Asada? Bi ye ondan sonra göbeğime laf edeceksen et gari’ der gibi bakıyorlar. Kocaman tabakları tek elle hoop diye masaya getirirken, ‘aman dikkat tabak sıcak, eller yanmasın’ derler. Daha ne? Resmen ruhum şenleniyor ordayken.

Üç kişiyiz tabaklara gömülmüş yemek yerken, bir yandan da durum analizi yapıyoruz. Ben kapitalizmin sevimsiz yanlarından yakınıyorum. Perit, Romanyalı o, kapitalizmi seviyor. Kominist rejimden kaçıp bu ülkeye gelmiş gençken. Beni ikna etmeye çalışıyor, kapitalizmin ideal yönetim biçimi olduğuna.
Rus, Romanyalı, Yugoslav ve Çin’den gelen kominist rejimde yaşamış kişilerle tanıştım. Hepsi nefret ediyordu. Ben yaşamadığım için buna dair atıp tutma hakkım yok diye düşünüyorum. Türkiye küçük Amerika olarak dibine dek kapitalist.
İslami totaliter rejimde yaşamış arkadaşlarım, müşterilerim var. İranlı, Mısır’dan, Irak’tan gelen burada yaşayan. Onlar da dini baskıcı yönetimden epey şikayet ediyorlar.
Geçenlerde konuya dair konuştuğum biri şöyle dedi “Komünizm ideal yönetim biçimi, içinde insanlar olmasa”. O an gülsem de, her rejimin iyi ve kötü tarafları var, teorikte kulağa hoş gelen şeylerin, pratikte insanların eli değdikçe ne kadar zıvanadan çıktığını düşündüm bir süre.

‘Varsay masada yarısı dolu bardak var’ diyor, eliyle olmayan bardağı göstererek. ‘Sen boş tarafını görüyorsun, ne gerek var, doluya bak’ diyor.
“Niye öyle diyorsun Perit, belki ben iki tarafını da görmek istiyorum” diye ısrar ediyorum.
‘Kapitalizmin iyi tarafları olduğunu inkar etmiyorum, ama insanın bu kadar hızla her şeyi tüketmesi, sürekli şirketlerin daha çok kâr etme hırsı ve ölene dek bireyin çalışması fikri beni rahatsız ediyor’ diyorum.

Perit gülüyor söylediğim laflara. ‘Doğalı bu, insan tüketir’ diyor. Benden sadece iki yaş büyük ve sekiz aydır işsiz, parasız kalınca kamyon şöförlüğü yapmaya başladı son iki aydır.

O ve benim Kızılderili sene başında işten çıkarıldılar. İkisi de IBM’e çalışıyordu senelerdir. IBM kâr edemiyoruz diye Şubat’ta 20.000 kişiyi işten çıkardı bir gecede, kapı önüne koydular insanları. Kovuldun da demiyorlar, bu pozisyona ihtiyacımız yok, 30 gün içerisinde kendine başka bir iş bul diyorlar. Diyelim programcısın, senin çalıştığın bölümdeki herkesi işten çıkarmışlar, o bölümü tümden kapatmışlar, sen de başka bölümde iş bakacaksın artık. Ararsın tabii de bulman şüpheli. Böylece ne oldu, hesapta kovulmadın. Güzel kılıf doğrusu. Bu arada onca insan işsiz kalırken CEO’lar devasa prim aldılar iyi iş yaptık diye. Onbeş senesini IBM’e vermiş olan benim Kızılderili önce bir şok yaşadı tabii. Üstelik çok da iyi bir programcı. Kalifiye elemanı kapı önüne koy ki, zira onlara iyi maaş ödenir, şirket kazansın. O işi yapma kapasitesi olmayan iki yeni mezun alırsın, az maaş ödersin, dostlar alışverişte görsün misali.

Vahim olan, ben o sırada kemoterapi tedavisi görüyorum. Daha henüz üçüncü kürdeyim, almam gereken üç kür daha vardı. Tam bu sırada adamcağızın annesi vefat etti, gitti cenazeyi kaldırmaya. Ertesi hafta da küt diye işten atıldı. Depresyona girmeye ramak kalma durumları.
Asıl mühim olan ise, iş olmayınca özel sağlık sigortası da kesiliyor. Benim her kemo kürü aşağı yukarı 15.000 dolar civarında. Durum epey kel olunca sıvadım kolları. Kemo filan demeyip kendi işime onu da dahil edip çalıştık birlikte. Bir yandan da onun iş aramasına da yardımcı oldum. Sonuçta buldu. Şimdi küçük bir şirkette mutlu mesut çalışıyor.

Moral bozukluğunu atlatmanın en kolay tarafı içinde bulunduğun durumla dalga geçmek bana göre. Sağlık sektöründeki hastayı iplemeyen, habire hastaya ilaç dayatılan yaklaşımdan son derece rahatsız olduğum dönemde yazı yazmayı arttırdım. Baktım Türkçe’deki esneklik, kinayeli cümleler İngilizce’deki yazılarımda yok, (insanın ana dili gibi olmaz zaten öğrendiği diğer diller) Türkçe yazmaya ağırlık verdim.

Hızımı alamayıp ne düşünüyorsam aynen bunu doktorlara, tanıştığım insanlara da söyledim. Kendimi iyileştirmeye uğraşırken notlar tuttum, bu yazıları beni muayene eden doktorlara da okuttum. Ha bir de epeycene küfür ettim her canım sıkıldığında. Tavsiye ederim çok rahatlatıcı. Yani beni daraltan ne varsa, daral basma haline gelmemesi için elimden ne geliyorsa yaptım. Demirden, metalden heykeller yapan bir arkadaşım durumu iyi kavramış olacak ki bana doğum günümde “sittir et” yazılı bir plaket yapmış. Hemen evimin kapı önüne itina ile yerleştirdim.

Yani berbat durumdan bile mümkün mertebe hem gerçekçi, hem de durumla dalga geçen bir ruh haliyle altından kalkmaya uğraştım. İşe yaradı.
Hatta bu işe yarama durumu Kızılderilinin hoşuna gitmiş olacak ki durup durup yüzünde bir gülümsemeyle FuckIBM diyor.

Perit anlatıyor “Bak ben orada çalışırken nerdeyse elime net 6000 dolar geçiyordu. Ay sonunu zor getirirdim yine de. Ama kapitalizmin güzelliği bu. Şimdi ise ayda en fazla 2000 dolar kazanıyorum, bazen para bile biriktirdiğim oluyor. ” diyor.

Valla neredeyse mutlu bir hali var. İkisi bir süre daha işten bahsediyorlar, çokçana da adı lazım değil şirketten. Dalıp gitmişim ben kendi dünyama acaba yılbaşı için ne alsam hediye diye benimkine. Bir ara kulak kabartıyorum, ikisi de gülerek ellerindeki kahve fincanlarını tokuşturup FuckIBM diyorlar. O an super bir fikir geliyor aklıma. Ben en iyisi bunlara tişört tasarlıyayım. Üzerinde FuckIBM yazsın.

Yok öyle hep hazırdan hediyeler vermek, içinde ben olmalıyım değil mi ama?

FUCKIBM

Burrito de Carne Asada
Kömür ateşinde pişirilmiş yanında pilav ve fasülye ile lavaş ekmeği gibi bir seye sarılıp servis edilen biftek.

Top Sirloin Steak cooked over charcoal, served with rice and beans, wrapped inside a flour tortilla. Topped with guacamole, sour cream, pico de gallo and lettuce.

Perit
Perit özel isim. Arnavut folklöründe dağlarda üzerinde beyaz elbiseyle gezinen ruh. Yemeklerini ziyan edenleri cezalandırıp onları kambur yapıyor.

Albanian mountain spirits dressed in white who could punish people who wasted food by making them hunchbacked.

Townhouse
Yanyana inşa edilmiş evler. Genelde ortak bir duvara sahiptirler.

Or sometimes called townhomes are individual houses that are placed side-by-side, where one or two walls of each house are shared between adjacent homes.

Bardak

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook