Bir Acil Servis Hikayesi

el2

Üç gündür karnımdaki keskin ağrıdan dolayı uyuyamıyordum. Yüksek ateş ve tansiyon düşüklüğü de eklendi uykusuz gecelere. Omuzlarımdaki ağrı da buna eklenince pes ettim ve istemeye istemeye Rob’u aradım, bana bir hemşire randevusu alması için. Burada öyle oram buram ağrıyor deyip zırt diye doktora gidemiyorsun. Ebleh ötesi kurallar var uyman gereken. Neyse, bana 2:45 ‘de eve yakın olan kliniğe randevu almış. Dışarıda sağnak yağmur yağıyordu. Normalde yürüyerek gideceğim kliniğe arabayla gitmek zorundaydım. Taksi geldi ve kısa sürede kliniğe vardım. Birisi tansiyonumu, kilomu filan ölçtü. Bu arada acayip yorgundum. Benimle randevusu olan hemşire Betsy’i bekledim. Zamanında geldi ve beni bir odaya aldı. Orta yaşlı, ince yüzlü bir kadındı. Neyim olduğunu sordu, anlattım. Karın bölgemin şişliğinden endişe ettiği için beni acile sevk edeceğini söyledi. Hastaneye gitmeyi hiç planlamamıştım. İtiraz ettim. ‘Pazartesi randevu alır doktora giderim’ desem de sanki hafta sonu ölecekmişim gibi bir ısrar, bir ısrar. İlla gitmem gerektiğini, bana taksi çağıracağını söyledi. Homurdansam da, yürümekte zorluk çektiğim için kabul ettim. En azından bir kan testi yapılırsa anemik değerlerim yükselmiş mi, yoksa azalmış mı öğrenirim diye düşündüm.

Odadan çıktım, girişteki holde sandalye üzerinde taksinin gelmesini bekledim. Klinik yeni dekore edilmişti. Oraya buraya serpiştirilmiş şık saksılar, içlerindeki orkidelerle bir klinikten çok otel lobisini andırıyordu. Resepsiyondaki bakımlı bir hatun, pek kibar bir biçimde taksiye adresi verdiklerini, bir kaç dakika içinde taksinin geleceğini bildirdi. Gideceğim hastane yine Milwauki’de, evime çok uzak olmayan bir Katolik hastanesiydi. Siyah bir taksi geldi, dolmuş büyüklüğünde kocaman bir araçtı. İçimden “bu ne be yahu, hepi topu bir kişiyim aracın büyüklüğüne bak” diye geçirdim. Taksici sürgülü, ağır kapıyı açtı binmem için. Oturduğum koltukta epey minik kaldığımı farkettim biraz da şaşırarak. Kel kafalı konuşkan bir gençti taksici. Sol kolunda yuvarlak dövmeler vardı. Biraz kendime gelmiştim, yol boyunca adamla muhabbet ede ede, şakalar yaparak hastaneye vardık. O kadar güldük ki keyfim bile yerine geldi diyebilirim. Adam aksanımı sevdiğini söyleyince, nereli olduğumu sordu. Türküm deyince şimdiye dek arabasına aldığı ikinci Türk olduğumu söyledi. Yol 12.30$ tutmuştu, ona bir yirmi dolar verip “keep the change” (üstü kalsın) dedim. Adamın kafasında cömert Türk imajını tazelemek gerek diye düşünmüştüm.

Acile girdim, kaydımı yaptırdım bir kaç dakika içinde. Yine tansiyon, ateş ve kilomu ölçtü bir hatun. Sonra beni bir odaya aldılar. Dar sedyenin üzerine ısıtılmış iki batteniye ile mavili hastane kıyafeti bıraktı genç bir kadın. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarmam gerektiğini söyledi. Fazla dırıltı etmeden iç çamaşırım hariç kıyafetlerimi çıkardım. Sedyeye uzandım, koridorda, sağda solda görülen ( duvarlarda başları bağlı “Sisters” rahibe resimleri vardı ) ve irili ufaklı tahta haçlardan hoşlanmasam da derdimi anlatıp çeker giderim diye düşündüm. Uzun boylu mavili üniforma giymiş bir adam geldi odama. Kendisinin hemşire olduğunu, doktorun beni birazdan göreceğini bildirdi. Beklemeye devam ettim. Genç bir doktor geldi. Uzun bir adı vardı, duvardaki panoya adını yazdı. Şikayetlerimi dinledi. “Hımm, diverkulatis olabilir” diye ‘cat scan’ ve laboratuvar testleri yapalım önce sonra konuşuruz’ dedi. Adama ‘bakın kısa süre önce kanser tedavimi tamamladım, bu ağrı sadece 3 gecedir var’ desem de illa ‘cat scan’ olmasında ısrar etti. Buna zerre kadar inanmasam da belki karın bölgemde bir lezyon oluşmuşsa, ya da kanser geri geldiyse belki cat scan de görülür diye kabul ettim. Hemşire geldi ve bana IV bağlaması gerektiğini söyledi. ‘Niye’ diye sorunca, “Böylece vücudunuzda su oluşur, idrar testi almamız kolaylaşır” dedi. “Seruma gerek yok, verin kabı ben idrar testi için tuvalete giderim” dedim.

Tek kaş havada, yok canım gibisinden baksa da ısrarım sonucu serum takmadı. Üzerimdeki iki kişilik yatak çarşafı büyüklüğündeki mavi hastane kıyafeti ile bir elimde küçük plastik kap, diğeriyle arkası açık gecelikimsi şeyi güç bela arkadan elimle tutarak, tuvalete gittim. Sarı sıvıyı adama verdim iki dakika sonra. Adam odadan çıkınca tekrar sedyeye uzandım. Hemşire odaya yeniden girdiğinde karnımın acıktığını, kafeteryada yemek yiyebilir miyim diye sordum. Su ve yemek yememem gerektiğini söyledi. Bu hiç hoşuma gitmedi. Hemşire Wendy, plastik bir gözlük taktı yüzüne ve bana ‘cat scan’ için iri bir iğne ile verilecek sıvı için kolumda bağlantı yolu açacağını söyledi. Bunun acıtan bir durum olduğunu biliyordum. Daha önce cat scan olmuştum. Hemşirenin ağzına maske takması, mavi eldivenler giymesini anladım da, yüzüne gözlük takması nedense biraz abartı gibi geldi. İğnenin battığı yer çok ciddi acıyınca istemsiz olarak “fuck it hurts man” deyiverdim. Adam elindeki şırınganın bir parçasını yere düşürdü, kapak mıydı neydi göremedim, ama adamın yüzüne bulaşan kan, yerlere damlayan, pantolununa bile kan bulaşmasından bir tüplük kanımın yere heba olduğunu farkettim. Belki de gözlük o kadar gereksiz değilmiş diye düşündüm. Hemşire dosyamı okuduğunu, kendisinin de iki buçuk yıl önce prostat kanseri tedavisi olduğunu söyledi. Adamın hikayesini dinledim, kolum sızlarken. 50 yaşındaymış, kanserin çok başlangıcında tespit edilmiş, çok şanslıymış filan. Adamın yüzünde kırışık bile yoktu yahu, ve de hiç 50 yaşında durmuyordu. İçimden, vayy adam ne iyi bakmış kendine, diye geçirdim. Aldığı bir tüp kanla birlikte Wendy odadan çıkıp labrotuvara gitti.

Odada yine yalnızdım. Duvara monte televizyon vardı. Sedyeden sarkan uzaktan kumandada Tv kanallarını değiştirebilir ya da hemşireyi çağırabilirdim. TV ile zerre ilgim olmadığı için es geçtim. Otuz dakika bekledikten sonra iyice sıkılmış, cuma öğleden sonra acile gitmemin ebleh bir durum olduğuna karar kılmıştım. Düğmeye basıp ağrımın olduğunu yanımda getirdiğim ağrı kesiciyi içebilmem için su istediğimi bildirdim. Olmaz dediler. Niye, doktor izin vermeden ağrı kesici alamazmışım. Alacağım da hepi topu bir adet 500mg acetaminophen. Bir otuz dakika daha geçti. Gelen giden yoktu ve ciddi bir biçimde ağrım vardı. Rob’u aradım ve durumu bildirdim, karnımın aç olduğunu, susadığımı ve anlamsız biçimde sedye üzerinde ağrıdan kıvranmaktan hoşlanmadığımı belirttim. En azından labaratuvar sonuçlarını alana dek bekle dedi. Kısa bir süre sonra Wendy yanında başka bir adamla geldi. Bana cat scan yapacak olan teknisyenmiş. Ona ağrıdan kıvrandığımı söyleyince ilaç almam gerektiğini bildirdim. Doktoru aradılar. Bana morfin verebileceklerini söylediler. Sinirden gülmememek için zor tutuyordum kendimi , kıçı kırık 500mg bir acetaminophen alamam ama morfine eyvallah, öyle mi? Morfin almayı reddedip adamların şaşkın bakışları arasında ilacımı içtim yarım bardak suyla. Bana ağrımın nerede olduğunu sordu yeni gelen adam. Ona göstermek için elimi iki kişilik çarşafımsı kıyafeti aralamaya çalışırken, ‘gerek yok göstermeyin, tarif edin yeter’ dedi. Ne saçma diye düşündüm, sanki telepatiyle anlayacak ağrının yerini. Göbeğin sol tarafı, kasığımın üstü deyip somurttum hafiften. Cat scan makinesine girerken kollarımı başımın üzerine tutmam gerekiyordu.

el2

Omuzlarımdaki keskin ağrı yüzünden bu hareketi yapmakta zorlansam da cat scan uzun süren bir işlem değildi. Toplasan 4-5 dk bir makineye girip çıkma eylemi. Fakat ağrı giderek şiddetleniyordu. Makineden çıktıktan sonra ağrıdan gözyaşlarımın yüzümü ıslattığını farkettim. Hemşire hiç bir şey söylemeden yüzümü silmem için bir kaç kağıt mendil verdi. Israrla “Bu mendillerden daha çok var, al istersen” deyip kutuyu burnuma dayıyordu. Başka istemem dedim iki mendil aldıktan sonra. Yüzümü gözümü kuruladıktan sonra odaya dönmem için hazır olduğumu söyledim ona. Nedense bana niye ağladığımı sormadığı için hem tuhaf bir öfke, hem de bir tür rahatlama hissettim. Ona dönüp omzumun çok ağrıdığını, kollarım havadayken bu ağrıya dayanamadığımı söyledim. Bana bunu doktora mutlaka bildirmem gerektiğini söyledi. Ben sedyede dar koridorlardan geçerek odaya döndük. Wendy bir ara uğradı ve idrar testinin temiz çıktığını söyledi. Wendy buraya gelen insanları morfin benzeri ilaçlar almak için her tür numarayı çektiklerini, benim gibi ilaç almayı reddeden hiç kimseyi görmediğini söyleyip, “You are a speacial patient “ (Sen özel bir hastasın) dedi. Adamın anlattıklarında çıkardığım sonuç şuydu; hasteneler ozellikle kanser hastalarını yığınla ağır ağrı kesiciler veriyordu ve hastalar bir süre sonra buna bağımlı hale geliyorlardı. Wendy’nin kullandığı “blood sucker drug companies” (kan emici ilaç şirketleri) lafı çok eğlenceliydi diyebilirim.

Bana son derece uzun gelen aşağı yukarı bir saat sonrası doktor geldi. Laboratuvar, idrar ve kan tahlili sonuçlarımın temiz çıktığını, ‘cat scan’de de bir şey bulamadıklarını söyledi. Divertukulais değilmişim. E bunu ben de biliyordum zaten diye içimden geçirdim. Her zaman yaptığım gibi “Laboratuvar sonuçlarının kopyesini alabilir miyim?” diye sordum. “Cuma saat 6, resepsiyon kapalı. Pazartesi aile hekiminize yollarız” dedi. “Peki o zaman” dedim, “Kan değerlerim düşük mü? Anemi azalmış mı?” diye sordum. 11. 3 diye söyledi değeri. Buna epey sevindim, zira iki ay önce 9 idi bu değer. Hatta o kadar sevindim ki “Peki bu ağrılar niye” diye sormayı bile unuttum. Hafif bahçe işi yaptığımı, bisiklet sürdüğümü söyledim. Omzumdaki ağrılardan bahsettim. Kas ağrısıdır, sıcak kompres yapın geçer dedi. Pılımı pırtımı toplayıp hastane odasından mümkün mertebe uzaklaşmaya çalıştım en kısa sürede.

Hastanenin dışına çıktığımda tüm gün bir şey yemediğimi, açlıktan karnımın guruldadığını farketttim. Sol tarafta minik bir alışveriş yeri vardı. Oraya doğru yavaş yavaş yürürken yağmur başladı. Yağmurluğumun kapşonunu çektim ve adımlarımı hızlandırmaya çalıştım. Yanyana bir pizzaci ile bir Vietnam lokantası buldum. Canım pizza yemek istemiyordu. Lokantaya girip boş bir masaya oturdum. İki küçük çocuk masalar arasında koşturuyordu, beni görünce bir tanesi müşteri diye bağırıp mutfağa doğru kaçtılar. Uzun süredir Amerika’da yaşayadığımdan Vietnamlıları kapı arkasında unutulmuş, iyi beslenememiş ince insanlara benzetmişimdir. Yine öyle incecik narin bir kız “aksanlı bir “hello” dedi bana. Masaya hemen bir soğuk su getirdi. Yaşlı ince bir adam da elime menü tutuşturdu. Spring rolls ve pad thai ısmarladım.

Bir yandan da eve nasıl döneceğimi düşünüyordum. Taksi şirketinin telefonu sürekli meşguldu. Narin Vietnamlı kızdan rica ettim taksi araması için. Yarım saat sonra iri yarı Amerikalı bir kadın taksicinin arka koltuğundaydım. Eve vardım, ve ağrılı geceye mümkün mertebe kendimi hazırlamaya çalıştım. Üçüncü kata yavaş yavaş çıktım. Kolum şırınganın acısıyla morarmıştı bile. Yatağa uzandım. Sabaha dek sürecek ateş ve ağrı için başucuma su ve ağrı kesici koyup dinlenmeye çalıştım. Sahi ben acile niye gittim ki? Madem bir şeyim yoktu?

Sigorta her ne kadar sağlık harcamalarının yüzde seksenini ödese de geri kalan benim cebimden çıkıyordu. Geçen yıl üç ayda sigortadan 110.000$ tahsil edilmişti. Acile gitmek, cat scan yaptırmak bana en az 300$ patlayacaktı. Aklıma yıllar önce babamın gürültülü çalışan çamaşır makinesi için çağırdığı tamircinin, bir iki yeri kurcalayıp 50-60 tl alıp girmesinin ardından, annem ‘makinenin nesi varmış’ diye sorduğunda ‘içine 60 tl sıkışmış!’ lafı geldi. Makine en fazla bir ay sonra yeniden bozuluyordu her seferinde.
Ben mi farkında değildim acep nereme 300$ kaçtığının?

Alınacak dersler:
• Evde yalnız kalıyorsanız mutlaka acil durumlar için bir miktar para bulundurun
• Yediğinizi , içtiğinizi not alabileceğiniz bir günlük oluşturun ve buna mutlaka aldığınız ilaçları da yazın her gün düzenli olarak. Zira her ilacın yan etkisi vardır, bunlar bazen beklenmedik problemler yaratabilir. Mesala düzenli alınan demir ilacı kabızlığa neden olabiliyor.
• Bir Katolik hastanesine giderseniz size dokunmak istemeyen hemşire filan gördüğünüzde şaşırma faslını kısa kesip ona görevini hatırlatın, hastayı zora sokmaya kimsenin hakkı yoktur dini inancı gereği bile olsa.
• Mümkün mertebe “educated moron” lardan uzak durun bu lafım eğitimli cahillere. Her doktor ya da hemşire her konuda haklı olacaklar diye bir şey yok, o yüzden size verilen ilaçlara çok dikkat edin. Size dokunacağını düşünüyorsanız reddedin. Ben acile gittiğimde ağrım 5-6 seviyesindeydi yani morfine zerre kadar ihtiyacım yoktu, o yüzden morfini almayı reddetttim. Hem yan etkisi fazla olan ve beni sarhoş gibi edecek ilacın bana yararından çok zararı dokunacaktı. Unutmayın siz istemedikçe size zorla ilaç veremezler.
• Çok konuşan hemşirelerden ziyade az konuşanı tercih edin mümkünse. Zira çok konuşanlar genelde laf anlatmakla meşgul oldukları için yaptıkları işe aynı özeni göstermiyorlar, bana serum takan, iğne yapan tüm çok konuşan hemşireler, her seferinde kolumda ekstra bir delik açtılar dikkat etmedikleri için, kulağınıza küpe olsun!
• Eğer doktorun sizi dinlemediğini hissediyorsanız başka bir doktara derdinizi anlatın. Zira yanlış teşhisler hastayı iyi dinlemedikleri için yapılan hataların sonucu.
• Hastaneye, kliniğe her gittiğinizde size yapılan testlerin bir kopyasını alın. Gereksiz yere kendinize defalarca test yaptırmayın. Bu yarardan çok vücudunuzda hasara yol açacaktır.
• Eğer evde yalnızsanız ve tansiyonunuz düşüyorsa yatağınıza yakın bir mesafede tuzlu yiyecek stoklayın ( tuzlu kraker, ayran işe yarıyor) . Evde tansiyon aleti, ateşinizi ölçmek için bir termometre bulundurmak da çok faydalı, uzun süreli hastalıkların tedavisinde. Yaptığınız ölçümlerinizi mutlaka not alın.
• Kilo alıp vermediğinizi ölçmek için evde bir tartı bulundurun, aşırı kilo kaybı hiç bir zaman hayra alamet değildir. Kilonuzu günlüğünüze yazın düzenli olarak.

Yazan: NUR KARLICA ROY
Editör: İnci Ertaç

el

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook