Bir harf eksik burada

sincap

Bütün gece rüyamda şapka peşinde koştum. Gerçek şapka peşinde koşsam iyi, bir zamanlar harflerin üzerine koyulan şapkaların. Cümle içinde hâlâ, diyeceksin mesela, onun yerine hala yazıyorsun. İster istemez aklıma halam geliyor. Hayır gelsin bi zararı yok, ben halamı severim filan ama şimdi onu cümle içinde anmanın sırası değil tabii. Şöyle ağız tadıyla ne âlâ yazamıyorsun artık. Olacak iş mu bu?

Sabah erkenden kalktım şapkalı â harfini bulamamanın ezikliği içinde. Daha gün yeni ağarıyor, karanlık bahçe filan. Rüzgarın uğultusu mutfağın içine süzülüyor davetsiz misafir gibi usul usul.

Ne pişirsem derdine düşmeden buzdolabına soktum kafamı; sebzeleri elden geçirdim. Pırasa, havuç, karnıbahar var. Küçük bir parça da brokoli. Karnıbahara dokunmadım bile.

Yemez evdeki, sadece onu mu? Bezelye, havuç, ıspanak, pazı, lahana da sevmez pek. Anlamıyorum ben bu işi, ya kardeşim hem ‘ben vejeteryenim’ de, hem de sebze yeme? E ne yedireceğim ben sana? Sabah akşam tofu mu yenir? Her gün patates pişirilmez ki canım.

Dur sinirlenmeyeyim sabahın köründe. Hayır daha ne kahve içtim, ne çay, sinirlenme kapasitem bile o kadar hızlı işlemez benim.

Aldım elime paslanmaz çelikten bıçağı, ince ince doğradım pırasaları, eklersin üç kaşık zeytinyağ, öldür biraz ateşte. Güzelcene salsın kendini bi, rahatlasın yağın içinde. Neydi öyle, korsede sıkışmış kalça gibiydi dolaptan çıkarttığımda. Bak nasıl pırıl pırıl parlıyorlar tavada.
Dikkatlice ölçtüm suyu, ekledim dibi kalın yayvan tavaya. Tuz, karabiberi, zencefili serptim suyun üzerine. Bir iki tıkırdayınca Yasemin pirinci de karıştırdım. Kısık ateşte sevsinler birbirlerini, anlatsınlar ne dertleri varsa. Pırasalı pilav bu aralar en sevdiğim kış yemeği. Cezveye sütü boşalttım, içine dolu dolu bir çay kaşığı da Türk kahvesini koyup karıştırdım azar azar. Yok öyle kör karanlıkta aç açına kahve bile içmeden pişiremem ben yemek filan doğru düzgün.

Koydum iPad’i mutfak camının önüne. Başladım dinlemeye One Bourbon One Scotch One Beer.
Sabah sabah tuhaf bir seçim ama olsun, günün her saati John Lee Hooker dinlenir azizim.
Bir yudum aldım sütlü kahvemden ki, Carlos Santana da katılmaz mı John’un parçasına. Off nasıl keyif.
Aldım bir avuç kalmış brokoli parçacıklarını. Sert plastikten miktrodalga kabına azıcık su ve elma sirkesi ekledim. Karabiberle, tuzu da serpip kabın içinde iyice bir çalkaladım. Mikrodalgada 4 dakika pişirirken biten kahve bardağımı lavabonun içine bıraktım.

Tam iki yumurtayı haşlamaya baslamıştım ki John’i I’m In The Mood diye çığırmaya basladı. Bonnie Raitt ‘de katılmaz mı onun yanık sesine. Gel de keyfilenme mümkünse!
Ayaklarım ahşap parkenin üzerinde kayarken hafif hafif sallanmaya çoktan başlamıştım bile.

Rüzgar durulmuş, Blue Jay balkonun pervazına konmuş, camdan içeriye bakıyordu. Elinde tahta kaşıkla kendi kendine dans eden hatun ilgisini mi çekmisti ne?

Pilav pişmişti, brokoli kaba koyulmaya hazırdı. Yumurtanın birinin kabuklarını Think Twice Before You Go ile soyup, kırmızı kapaklı kare bir kaba koydum.

E bu kadar az protein olmaz tabii dedim kendi kendime. Buz dolabından bir talapia çıkardım ( bir tür tatlı su balığı). Küçük bir limon sıktım, içine kırmızı biber, kuru maydonoz, karabiber, bir kaşık soya ekleyip balığı buna buladım bir güzel. Yavaş ateşte teflon tavada balığı kızartırken John I Don’t Need No Steam Heat şarkısını söylüyordu.
Mor kapaklı dikdörtgen kabın içine balığı yerleştirdim itina ile. Karnım acıkmaya başlamıştı. Tüm pişirdiklerimi ( lunch box ) sefer taşına koyup, derin bir tas çıkardım dolaptan. Tam bir bardak sütü çelikten kaba boşaltırken, balkondaki sincapı fark ettim. Tüylerini kabartmış sereserpe balkon trabzanında uzanıyordu. Bir kaç dakika baktım, hiç kıpırdamıyordu. Açtım balkon kapısını, acaba öldü mu ki diye bakmak için. Beni görünce tek gözünu açtı. Kıpırdamadı yerinden. Bir adım attım, dışarıya, yavaşça doğruldu, ağzını açtı kocaman. Aaa hiç esneyen sincap görmemiştim. Demek onlar da esniyor. Bol tüylü kuyruğunu dikip yandaki evin balkonuna doğru yürüdü gitti.
Hımmm uykuluymuş meğersem diye düşünüp içeri girdim.
İrice bir havucu rendeleyip, unlu karışıma ekledim. Muffini fırına verirken, Bob Marley Natural Mystic kıvamında takılıyordu.

İnsan Reggae dinlerken depresif filan olamaz. Teknik olarak mümkün değil yani. Birden aklıma geldi eski Amerikan filmlerde filan görürdüm, hani şu Doris Day’li, Rock Hudson’lu aile filmlerinde kadın kocasına öğlen yemegini hazırlayıp işe yolcu eder. E kırk yıl sonra bunun bir gün başıma geleceğini nereden bilebilirdim ki! Tuhaf tabii, hayallerim arasında epey bir yolculuk vardı da, herhangi bir adam hatırlamıyorum nedense. Acaba hayaller filan mi karıştı ki bir yerlerde?

Kahvaltıda proteini bol birer muffin yedik. O elinde sefertası arabaya binerken, ben de garajda meditasyon yapmaya başladım hemencecik. Tabii ki benim meditasyonun kıpraşmadan popomun üzerinde oturmaktan ibaret olamıyordu. Daha çok her kapıyı açtığımda sokaktan içeri doluşan kuru yaprakları süpürme şeklinde tezahür ediyordu. Bir tür yararlı meditasyon diyelim, hem ortalık da temizlenmiş oluyor.

Ofisime çıkıp bilgisayarın başına geçtim. İki gazateci tutuklanmıştı. Politikacılar hala palavra sıkmaya devam ediyorlardı. İnsanların çoğu geçim derdindeydi. Birbirlerinden ölesiye nefret edenler Twitter’da hakaret yağdırma yarışındaydı. Bir tane uçak düşürülmüştü. Kimileri buna pek sevinirken, kimileri endişeliydi. Birileri yine savaş çıkarmak için ortalık karıştırmaya devam ediyordu. Uzaklarda yine berbat şeyler oluyordu.

İçimin daraldığını hissettim Türkiye haberlerini okurken. Üstelik bunları gazetelere bakmadan öğrenmiştim bile. Sosyal medyayı kapatıp üzerinde çalıştığım web sitesine kodlar ekledim bir süre, sessizce. Müşteriden gelen iki emaildeki bilgileri de sitedeki bir sayfaya dönüştürdüm. Öğlen telefon çaldı.

“Kırmızı kapaklı kare kutudaki beyaz şey ne?”
“Ne?”
“Bilmiyorum o yüzden soruyorum.”
“Neden bahsediyorsun yahu?”
“Beyaz bir şey var kare kutuda, tatmadım o ne?”
Bir kaç saniye düşündüm ne olabilir diye.
“Haaa yumurta yahu, kabukları soyulmuş haşlanmış yumurta!”
“Ama kutu kare?”
“Eeee?”
“Ne bileyim sanki yumurta kare kutuda olmamalı mı ki?”
“E ben koydum oldu!”
Sessizlik.
“Sanırım mümkün”.
“Kesinlikle mümkün.”
“Yuvarlak olsaydı keşke kutu”
“Kutuyu yemiyorsun ki! Ne farkeder?”
Kısa bir sessizlik.
“Tamam o zaman akşama görüşürüz. “
“Tamam.”
Telefonu kapattım.
Zaten şapkalı â halen kayıptı. Yeniden Reggae mi dinleseydim acaba?

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook