Burnside civarında

Da Tung and Xi'an Bao Bao

Pencereye vuran damlaları görünce mutfağa geçiyorum.
İçeriye sesleniyorum.
“Çay ister misin?” Elimde bardaklarla, salonda koltukta oturan otuzlu yaşların başındaki açık tenli, koyu siyah düz saçlı gence bakıyorum.
Biz dışarıda çekim yapmayacak mıydık? diye soruyor.
“Evet yapacağız ama yağmur başladı, dinsin öyle gideriz” diyorum.
Bir yandan da kahve mi yapsam Amerikalılar pek çay içmeye alışık değil diye düşünüyorum. Pencereye bir bakış atıp, “Ooo sen yağmurun dinmesini beklersen en az altı ay evde oturursun” diyor.
“Yağmurluğun yok mu? diye soruyor aceleyle.
Duraksıyorum. Var mı ki? Getirdim galiba bir tane.
“Portland’da yaşayacaksan yağmurlukla dolaşmayı öğreneceksin.”
“Peki çayı boşver o zaman.” diyorum.
Arka odadan, dolaptan siyah bir yağmurluk çıkarıyorum. Bir yandan ince yağmurluğu giyerken, bir yandan da acaba makinem ıslanmasın diye nasıl korutabilirim diye düşünüyorum.
Mutfaktan iki büyük naylon poşet alıp cebime atıyorum.
Mike benden biraz uzun, ince bedenine ona büyük gelen gri eski bir yağmurluk giymiş. Elmacık kemikleri çıkık, suratını olduğundan küçük gösteriyor. Yavaş konuşuyor benimle, kelimelerin üzerine basa basa. Normalde de böyle sakin biri mi yoksa beni fazla tanımadığı için mi böyle davranıyor kestiremiyorum.

Burnside caddesinde yürüyoruz yokuş aşağı.
“Buralı mısın?” diye sorarken, fotoğraf makinemin üzerine naylon poşeterleri iyice sarıp düğüm atıyorum, su geçirmesin diye.
Goodwill mağazasının önünden geçiyoruz, vitrinde cadı şapkaları, korsan kostümleri, darmadağınık tavandan sarkan örümcek ağları, kurukafa dekorları var.
Vitrine şöyle bir bakıp, ‘Hayır bir süredir Portland’da yaşıyorum’ diyor. Gene de şehri senden daha iyi bilirim. Bütün sokaklarını avucumun içi gibi desem yeridir.
Ekim ayı soğuk geçmiyor ama neredeyse her gün yağmur yağıyor. Yerler hep ıslak . Bir durup bir başlayan yağmur dinmiş, sadece gökyüzündeki gri bulutlar, yine yağabileceğinin habercisi.

Kaldırıma atılı kahverengimsi kirli bir kesekağıdına tekme atıyor dikkatlice. Sonra yüzüme bakıyor sanki bilmem gereken bir durumu gereksiz yere açıklarcasına.
‘Boşmuş’ diyor.
Yerdeki dortop olmuş kesekağıdına bakıyorum hiç bir şey anlamadan,
boş olan ne acaba diye. Şaşkın bakışıma gülümsüyor. Yüzü güzel bu oğlanın diye içimden geçiriyorum, hafifçe gülümseyince bile gamzeleri çıkıyor.
“Tekme attım kontrol etmek için. Genelde içki sisesini böyle kesekağıdına sararlar. Bazen şansın yaver giderse şişenin dibince azıcık kalmıştır.
“Ee? “ diyorum hala en saf halimle.
“O zaman ben de alır içerim” diyor.
“A mikropludur yahu, sokaktaki bir şişeden içki içilir mi hiç?
Mike cevap vermiyor. Gülüyor halime. Güneş bulutların arasından sıyrılıp ortalığı aydınlatıyor bir kaç dakika. Mike Murrey yanımda yürümeye devam ediyor. Kafiyeli bir ismi var diye düşünüyorum içimden. Çaktırmadan onu izliyorum, hiç de öyle bağımlı biriymiş gibi bir izlenim uyandırmıyor bende. Gerci uyuşturucu bağımlılarını olsa olsa televizyonda ya da filmlerde görmüşümdür. Düşünüyorum da hiç alkolik arkadaşım filan da olmadı. Ya da olsa anlar miydim ki? Anlamazdım belki de. Rehabilitasyonda olduğuna göre, belki bir daha kullanmaz diye ümid ediyorum.
“Kaç yaşındasın?” diye soruyorum merakla.
“31 olacağım Aralık’da.”
“A aynı yaştayız, ben senden bir kaç ay büyüğüm o zaman” diyorum.
Yağmur başlıyor yine.
Çantamı kontrol ediyorum hızlıca ıslanmasın diye. Yağmurluğumun fermuarını çekip adımlarımı hızlandırıyorum. Bir kafe filan olsa caddede girip beklesek mi ki yağmurun gecmesini diye düşünürken Mike’in duraksadığını fark ediyorum. Civarda kafe filan görünmüyor. Üzeri kapalı otobüs durağı var yolun karşısında, işaret ediyorum oraya gidelim diye. Birlikte vızır vızır arabaların geçtiği ıslak caddeyi geçip durağa varıyoruz. Durağın icinde yaşlı bir kadın var. Kat kat giyinmiş. Durağın köşesine sinmiş, yere bakıyor.
Yanında bir alışveriş sepeti, ağzına kadar ıvır kıvır dolu.
Mike bana bakıp “Otobüsle gitmek ister misin?” diye soruyor.
“Olmaz, yürümemiz gerek” diyorum yağmur bulutuna içimden küfrederken.
Omuz silkiyor önce. Sen bilirsin gibilerinden, sonra havaya bakıp “Açar birazdan, sadece bulut geçiyor” diye ekliyor.
“Çok uzun mu bu yol nehre varana dek gidiyor galiba.”
“Eğer Willamette’ye kadar yürümek istersen 40 dakikada filan varırız ama cadde orda bitmiyor, daha devamı var. Yanılmıyorsam 27 kilometrelik bir cadde bu. Neden bu caddede yürümek istedin ki?”
“Arabayla geçerken gördüm eski güzel binalar var, onları çekmek istedim. Arabadan çekim filan olmuyor, illa yürümek gerek. Duracaksın binanın önünde, ışığı bekleyeceksin, aslında tripod olsa daha güzel olur ama taşımaya üşendim.” diyorum.

Köşede sinmiş kadın kendi kendine konuşmaya başlıyor. Bulutlar hızla nehre doğru ilerleyince yağmur da diniyor. Yeniden yürümeye başlıyoruz ıslak caddede.

Elimde fotoğraf makinem arasıra durup bir kısmı 19. yüzyılda inşa edilmiş binaların ayrıntılarını çekiyorum. Kimilerinde ilginç Gargoyle heykelleri var çatıya yakın. Bazılarında kadın figürleri, insan başları, bazısı ise mitolojik karakterlere benziyor. Anlaşılan İtalyan mimarisi modaymış bir zamanlar şehir merkezine yakın bölgelerde.

Yanımda sabırla beni bekliyor, çekim yaparken. İçinde kocaman, süslü bronz bir filin olduğu parka varıyoruz. Desenli koyu yeşil heybetli filin tepesinde bir de yavru fil var, heykel hoşuma gidiyor. Yemyeşil ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırken turunculu sarılı ıslak yapraklarını yere dökmüşler.
Bir ağacın önünde duruyor. “Ne yapayım?” diye soruyor.
“Kendin ol” diyorum.
Poz vermeyi bilmiyor. Çok da önemli değil aslında, ben de portre çekmeyi pek bilmiyorum zaten. Binalar, doğa filan daha çok ilgimi çekiyor. Mike civarı biliyor diye onunla yürümek istedim. E şimdi gel yanımda sap gibi dur denmez, fotoğrafını çekeyim yüzün güzel filan dedim ona, başka türlü nasıl ikna edeceğimi bilemediğimden. Mike suratını şekilde şekile sokarken keyiflendiğini hissediyorum. Birden yaprakların üzerine ıslak zemine oturuyor. Kollarını başının altına koyup boylu boyunca uzanıyor yere.
“Üstün ıslanacak yapma” diyorum. Gülerken beyaz dişleri, minik gamzeleriyle mutlu gözüküyor. Aldırmıyor bana. Bir kaç poz çekiyorum.
Sonra “Yürüyelim mi Old Town civarında?” diye soruyorum.

Yine uygun adım yürüyoruz. Sağda solda otel binaları var ama nedense pek eski püskü bu oteller. Kimbilir ne zaman inşa edilmiştir, hala on cephelerdeki zarif süslemeler kire pise rağmen dikkat çekici. Camların bazılarında karton görüyorum, tuhaf bir durum. Hem bu kadar güzel bina, hem bu kadar bakımsız, hem de otel. Mantıksız geliyor. Tam beş katlı, tuğla cepheli birinin önünde fotoğraf çekerken iri yarı bir adam çıkıyor kapıdan. Dik dik bana bakıyor. Kel kafasında acayip bir dövme var. Bir an ne yapacağımı kestiremiyorum. Mike kolumdan tutup beni geri çekiyor.

“Tanıyor musun adamı?” diye soruyorum.
“Hayır ama bu tiplereden uzak dursan iyi olur” diyor. Kafası önde mırıldanıyor.
“Sokakta kaldığım gecelerde ona rastlamak istemem.”
“Ben senin rehabilitasyon merkezinde kaldığını sanıyordum.”
”Şimdilik ordayım ama, bu geçici bir durum. 30 gün sonra kendime kalacak başka bir yer bulmalıyım.”
“Ailenin yanına, evine gidemez misin ki?”
“Hayır, ailem yok” diyor.
Niye diye sorup sormama konusunda duraksıyorum.
Onun yerine “Niye bu oteller bu kadar bakımsız?” diye soruyorum.
“Buralarda genelde evsizler kalır da o yüzden. Bina sahipleri otellere yatırım yapmaz, ucuza kiralar.”
Anlamadan yüzüne bakıyorum.
“E hem evsiz hem nasıl otelde kalabiliyor ki?”
“Hükümet evsizlerle baş edemeyeceğini anlayınca özel sektöre bu işi havale ediyor. Adamlar bu tür eski binaları alıp ucuza kiraya veriyorlar ve hükümette onlara para ödüyor bu işin karşılığında.”

“Aa ilginç bir çözüm, kiliselerin yardım evlerinden daha etkili olmalıdır”
“Görünüşte öyle ama benim bir teorim var.”
“Ne?” diye merakla soruyorum.
“Şimdi bu oteller şehir merkezinde bulunuyor ve arazileri aslında epey değerli. Burada kalan evsizler zaten fazla bir kazanç kapısı değil onlara. Bir kaç yıl tut elinde burayı, sonra bir bakacaksın, şirket zarar ediyorum der evsizleri kapı dışarı ederler. Binayı da yıkıp rezidans yapar. Bence bu adamlar sırf bu yüzden o binaları elde tutuyorlar, az bekle coğu zaman içerisinde ya yeniden restore edilip pahalı otele dönüşür, ya da şık rezidanslar olur.”
Kafamı sallayıp “Hiç böyle düşünmemiştim” diyorum, bir yandan soldaki bir kilise binasını çekerken.

Mike yağmurluğunu çıkartıyor.Eski bir kazak var üzerinde.
“Karnım acıktı” deyip beni ilerideki McDonald’s a sokuyor.
“Ben ısmarlayacağım” diyor.
“Ama benim param var, hem sen bana poz verdin, şehri gezdik olmaz” deyince cebinden iki kupon çıkarıyor.
“Dert etme, hükumet fakirlere yemek kuponu veriyor” diyor.
Birlikte hamburger yiyoruz bir yandan sohpet ederken. Dönüşte hızlı yürüyoruz. Onun beşten önce rehabilitasyon merkezine giriş yapması gerekiyormuş, yoksa yatağı başkasına verirlermiş.
“Peki” deyip onun hızına ayak uyduruyorum. Neredeyse koşarak geri Burnside bulvarında ilerliyoruz.
İnatla soruyorum,
“Beni ne zaman götüreceksin toplantıya?” diye.
“Götüremem gittiğim NA ( uyuşturucu bağımlıları ) toplantısına sadece erkekler gidebiliyor” diyor.
“Farketmez benim için diyorum. Ben hiç görmedim ne AA, ne NA toplantısı, sadece filmlerdeki gibi mi oluyor onu merak ediyorum” diyorum.
“Hani benim adim bilmem ne, alkoliğim diyorlar ya” diye taklit yapıyorum.
Gülüyor bana. “İyi de sen anlamıyorsun ki, gittiğim toplantıya sadece erkekler gidebilir yani.”
“Niye? Karma yok mu?”
“Var ama orda herkes birbirini tavlama derdinde. O yüzden ben erkeklerinkine gidiyorum” diyor.
“Karmaya gidersen beni de götür emi, en azından bir kez göreyim” diyorum.
“Tamam” diyor. Otobüs durağına varıyoruz. O bir otobüse binip gidiyor, bense ıslak sokaklarda yokuş yukarı yürümeye devam ediyorum.
Başıma ne gelirse meraktan gelecek ama yine de merak iyidir’e bağlamışım kendimi. İçki bile içmezken niye alkolikler toplantısına gitme merakım var bir türlü anlamış değilim. Olsun bir kere göreyim bakalım. Belki de insanların kendi hikayelerini, düşüncelerini başkalarına anlatabilme, paylaşabilme güdüsü ilgimi çekiyordur.

Ocak sonu, artık deneyimliyim güneşi gördüğüm an fotoğraf makinemi kapıp dışarı çıkıyorum, 5 dakika bile olsa çekim yaparım deyip.
Everett sokağında yürürken birisi arkamdan bana sesleniyor. Durup seslenen kızıl saçlı adama bakıyorum. Tim galiba, kapşonlu paltosu yüzünü kapatıyor, uzaktan emin olamıyorum kim oldugundan. Yanıma gelene dek bekliyorum kaldırımda.
“Naber?:
‘İyidir bina resmi çektim, eve gidiyordum.”
“Okula başladım ya kimseleri göremiyorum artık.” Bir an duraksıyor.
“Sen yola gitmişsindir diye düşünmüştüm” diyor.
“Yok Şubat’ta gidiyorum, az kaldı. Okula mı gidiyorsun?” diye soruyorum merakla. Tim nerden baksan 40 yaşında vardır.
“Burs buldum, hemşirelik okuluna yazıldım iki yıllık.”
‘İyi gördüm seni” diyor, soğuktan kızarmış yanaklarıma bakıp.
“Mike’i görürsen bana uğramasını söyler misin” diyorum.
Tim yüzüme boş boş bakıyor.
“Hangi Mike?”
“Mike Murray” diyorum.
“Murray” diye mırıldanıyor.
“Haberin yok mu?”
“Neyden?”
“Mike öldü 2 hafta önce.”
Afallıyorum. “Nasıl? Kaza mı geçirdi?”
“Hayır aşırı dozdan. Kokain” diyor. Sanki olması gereken buymuş gibi.
“Ama ben kokain öldürmez sanıyordum. Öyle değil miymiş?
“Sokaktan aldığın malın ne olduğunu bilemezsin ki!”
Telefonu çalıyor Tim’in.
“Görüştüğümüze sevindim. Kendine iyi bak” deyip uzun bacaklarıyla kaldırımda hızla yürürken telefonda konuşuyor bir yandan.
Ben öyle kalakalıyorum. Starbuck kafenin açık kapısından kahve kokuları yayılıyor sokağa.
Ama ne kadar iyi niyetli, kibar bir oğlandı diye düşünüyorum, sanki kibar insanlar ölmezmiş gibi. Bu kez de yahu biz aynı yaştaydık, nasıl olur diyorum kendi kendime yüksek sesle.

Da Tung and Xi'an Bao Bao
Da Tung and Xi’an Bao Bao

Meraklısına Notlar:
Gargoyle, kökeni Fransızca gargouille sözcüğüne dayanan bir tür gotik mimari ögedir.
https://www.portlandoregon.gov/transportation/article/295412
https://en.wikipedia.org/wiki/Da_Tung_and_Xi’an_Bao_Bao
http://www.visitahc.org/content/ahc-walking-tour-information

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook