Cape Mendocino Feneri

sahilde

Küçük motelden çıkıp kasabada kahvaltı yapmak için açık restoran arıyoruz. Motelin girişi cadde üzerinde. İki katlı bir bina, tuhaf bir mimarisi var. Kısa bir L şeklinde, çatı epey dik, krem rengi boyamışlar binanın yüzeyini. Giriş kapısını boydan boya kaplayan sarmaşıklardan kapı yoldan görünmüyor bile.
Güneş pırıl pırıl, mavi bir gökyüzünde asılmış ayna gibi parlatsa da tüm kasabayı, oldukça serin. Herkesin üzerinde ceket var. İki kızıl küçük kafa uykulu uykulu önde yürüyorlar. Pazar sabahı ya, güzel kıyafetlerini giyip kiliseye giden aileleri görüyoruz ara sıra. Dükkanlar açık değil henüz. İkinci el giysi satan küçük yeşile boyalı dükkanının vitrini karanlık. Belli ki kapalı. Üç dükkan yanyana birbirine benzer yeşile boyamışlar. Yolun karşısında bahçe malzemeleri satan büyükçe mağazanın vitrin ışıkları yanar halde. Kaldırımın sonunda bir banka var. Oraya varmadan tabelasında Woodrose Cafe yazan açık dükkana giriyoruz.

Kahvaltıdan sonra motele dönüp eşyalarımızı topluyoruz. Hafif bir rüzgar çıkmış ama güneş hala tepede. Karşı kaldırımda vitin çerçeveleri dahil zeytin yeşili üzerinde Eagels Perch yazan el yapımı tahtadan süslerin satıldığı dükkanın kapısı açık. Bakırdan rüzgar çanlarının çıkardığı melodiler caddeye yayılıyor her esintide. Camdan küçük renkli şişeler, Kızılderili tüyleriyle bezeli dream catcher’lar ( kötü rüya kovucuları ) dizilmişler tavandan yere kadar raflarda.

Valizler bagaja dolduruluyor. Çocuklar arka koltuğa oturuyorlar. Ben öne geçiyorum. Rudolp elinde plastikten yapılmış bir dinozoru arabanın penceresinde hayali düşmanlarla savaştırıyor. Çilli yüzü, uzun dalgalı kızıl saçlarıyla bir oğlan çocuğundan çok kıza benziyor. Kızkardeşi Susan kıvırcık kızıl saçları yüzüne düşen bembeyaz suratında iri yeşil gözleri ile insanı ‘gel beni sev’ dedirten cinsten güzelliğe sahip ufak tefek bir kız çocuğu. Araba koltuğunda kaykılarak oturmuş, gıkı çıkmıyor. Demek hala uykulu diye düşünüyorum. Kucağında bordo bir battaniye var. Nereye gitse battaniye hep onunla. Sıcak soğuk farketmiyor.

Cape Mendocino’ya giden yolda ilerliyoruz. Bu onlarla çıktığım ilk uzun yolculuk. Araba kullanmadığım için Amerika’da bir süre kimin arabası varsa, onlarla gezdim. Çocuklarla nasıl gezilir pek emin değildim ama bunlar pek uyumlular. Daha bir kez bile kızın ağladığını görmüş değilim. Halbuki daha küçük beş yaşında epi topu.
Sahil yoluna geldiğimizde sisin okyanusa inmeye başladığını fark ettim. Uzaktan Cape Mendocino’nun fener ışığı sislerin arasında belli belirsiz yanıp sönüyor.

Roger arabayı park ediyor. Sarışın, mavi gözlü, önde balkon göbeğiyle yavaş yavaş sahile doğru yürüyor. Çocuklar çoktan koşarak gözden kayboluyorlar parkta.

Elimde fotoğraf makinesi, ‘acaba ben de çocukların ardından koşup göz kulak olsam mı ki’ diye düşünüyorum. Babalarının pek umurunda görünmüyor. Adam elinde bir video makinesi habire okyanusu çekiyor. Rüzgarlığımın fermuarını çekiyorum dibine kadar. Güneş filan yok artık, grimsi bir hava ve sisli. Dalgaların sesini duysam da kendini henüz göremiyorum bile.

Aklım çocuklarda, çok mantıklı gelmiyor bana gel-gitlerin olduğu bir kıyıda iki küçük çocuğun kendi başlarına koşturması. Ne rahat ebeveynler var diye düşünüyorum.

Tepeden kıyıya bakıyorum. Sahilde irili ufaklı yüzlerce kaya var. Arada kumlar, çakıl taşları ve devasa dalgalar homurtuyla gelen. Sis o kadar yoğun ki, bir an kendim dışımda kimseyi göremiyorum.
‘Yoğurt sanki’ diye söyleniyorum. Bekliyorum bir kaç dakika rüzgar belki dağılır diye. Elimdeki fotoğraf makinesine telefotoyu takip sahile bakıyorum dikkatlice. Gri, gri, biraz da açık gri. Derken kırmızı kapşonlu ceketini giymiş, kot pantolonunu çırpı bacaklarında sıyırmış oğlanı görüyorum. Sis biraz daha dağılır gibi oluyor. Kızıl saçları önüne düşmüş kayanın birine işeyen Rudolp bu. Kendimi paparazzi gibi hissediyorum. Tevekkeli oğlan deli gibi koşturuyordu sahile doğru, meğersem çişi gelmiş. E tuvalet yok mu ki civarda diye bakınıyorum. Yok. Bu kez kırmızı çatılı iki katlı fenere bakıyorum. Parlak ışığı kayaların üzerine tünemiş martıları aydınlatan.

Yolun obur tarafı orman, sahil ise kayalık. Burada insan yüzemez diye düşünüyorum.
Park yerinde iki araba var sadece. Demek çok populer değil, ya da erken, hangisi bilemiyorum.

İrice yayvan bir kayanın üzerinde iki kadın, başları önde suya bakıp duruyorlar. Merak ediyorum ne arıyorlar diye. Merdivenlerden inip onlara dogru yürümeye başlıyorum. Kum ıslak. Çakıl taşları çoğunlukta. Kayaların üstü yosun kaplı. Dikkatlice basarak yürüyorum, kayıp düşmemek için. Çantamdan başka bir lens çıkarıp yakın çekim çakılları, yengeç kabuklarınını resmediyorum.

Arada bir bakınıyorum çocuklar nerde diye. Oğlan ayakkabılarını çıkarmış kumlarda koşturuyor soğuğa aldırmadan. Kızsa battaniyesi yerlerde sürünerek kumun içinde oynuyor.
Kafasında geniş bir hasır şapka, pembe maksi eteği taşların üzerinde fışır fışır gezen kadın yanındaki arkadaşı ile başka bir kayaya dogru giderken hızla o tarafa yöneliyorum. Kocaman bir kütük var sahilde. Zaten nereye baksan kayaların arasında sağda solda kabukları soyulmuş koca kütükleri görmek mümkün. İlk kez Pasifik okyanus kıyısına gittigimde kim acaba bu kütükleri böyle sahile getiriyor diye merak etmiştim en saf halimle. Getiren filan yok tabii. Dalgalar devasa olunca e her yer orman, kıyıdaki ağaçları köküyle söküyor okyanus. Suda yüzen ağaçlar kütük halinde kıyıya vuruyor bir süre sonra. O yüzden hemen her sahilde uyarı levhası görmek mümkün. ‘Yüzerken dikkat edin kütük çarpabilir’ diye. Düşünsene varsay ben severim soğuk filan farketmez yüzerim diyorsun, çapada çupada yüzerken tam nefes alacaksın yüzeyde küttt, bir kütük vurdu, sonra öldün. Ne oldu, kütük çarptı boğuldum. Sağol yahu, ben almayayım. Kütüğe verilecek canım yok. Kütüğün üzerine tırmanamayacağımı farkediyorum, epey yüksek çevresinden dolanıp kayalara çıkıyorum yine.
Yere bakınca anlıyorum neye dikkatle baktıklarını.
Kayaların arasındaki su birikintilerin içinde bir yığın canlı var. Midyeler, küçük balıklar, parlak renkli çakıl taşlarına sarılmış yeşil yosunlar. Bir de kımıl kımıl hareket eden White Anemone, deniz yıldızları. Daha sahile varmadan Rudolph anlatmıştı kaç tür varmış en çok nerelerde görülürmüş diye.
Çocuk olsun olsun 11-12 yaşında ama doğa hakkında bildikleri beni üçe beşe katlıyor. Diyelim tepemizden bir yırtıcı kuş geçti. Anlatsın sana ne tür olduğunu, kanadının ne renkte olursa, gagasının biçiminden hangi türe dahil oldugunu filan. Ne meraklı, inanılır gibi değil. Kuşlarla ilgili kitapları elinden düşürmeyen bir oğlan. Kendi çocukluğumdan ne kadar farklı. Ben şehirde büyümüşüm, bilsem bilsem kumru, güvercin, serçe bilirdim en fazla. Oğlan doğadaki hayvanların seceresini öğrenmiş. Bayağı hayran olmuştum bilgisine.

Sahi nerde bunlar diye bakıyorum civarıma. Kumların içinde iki kardeş oynuyorlar, yarı beline kadar ıslanmışlar. Üşümez mi bunlar diye düşünüyorum. Babaları bir kütüğün üstüne oturmuş telefonla konuşuyor.

Dalgalardan ıslanmamaya çalışarak, okyanusa doğru ilerliyorum kayaların tepesinde adım adım. Gözüme kahverengi bir şey ilişiyor. Üzeri midye kaplı kayaya tırmanıp daha iyi gorebilmek için eğilip bakıyorum. Paslı demirden bir alet. Makine parçasına benziyor. Üzerinde BARR MARINE yazıyor. Bir tür gemi motoruna benziyor. Pasifik kıyılarında batan çok gemi var onu biliyorum da, gemi motoru göreceğimi hiç düşünmemiştim. Resmini çekiyorum. Yosunların yoğunlukta olduğu bölgelerde tuhaf, kükürtümsü pis bir koku var.
Acaba yük gemisi miydi ki? Sonra yine deniz hayvanlarının yakın çekimine devam ediyorum. Ellerim üşüyor soğuk rüzgardan. Sular kaplamış pek çok kayayı, bunlar daha once kumla kaplı değil miydi ki diye sorguluyorum zihnimi.

Rüzgar kumlu esiyor, saçlarıma kum taneleri yapışıyor. Kulağıma sesler geliyor belli belirsiz. Birileri bağırıyor sanki. Sis giderek artıyor, yorgan gibi örtüyor tüm kayaları usul usul. Rodolp ve Rogerin bana doğru el salladıklarını görüyorum.
Gel gibisinden işaret ediyorlar. Aa ne çabuk geçti zaman diye düşünüyorum. Başka bir gri kayaya atlıyorum hop diye. Derken irice bir dalga az evvel atladığım yayvan kayayı suyla kaplayıveriyor. Su bu kadar yüksek miydi ki burada?
Hoplaya zıplaya kayadan kayaya atlıyorum kumlu bölgeye doğru. Ardımdan da dalgalar inatla beni takip ediyor.
Bir kütük önümü kesiyor. Civarından dolaşsam mı diye kararsız kalırken Roger’in bir şeyi işaret ettiğini görüyorum. O yöne bakıyorum hemen. Koca bir levha ‘tsunami olursa şu yöne gidin’ diyor üzerinde kırmızı bir ok var. Altınada gel git saatleri eklenmiş. Kolumdaki saate bakıyorum bir telaş. Anca o zaman fark ediyorum, bu beni takip eden dalgalar gel-gitlermiş meğersem. Boynumdaki fotoğraf makinesini hemen çantaya koyup kütüğe zor da olsa tırmanıyorum civarından geçmeyi boşverip.

Yere atlayınca suyun içinde buluyorum ayaklarımı. Aman ya çoraplar, paçalarım ıslandı. Sinirlenip koşar adım ilerliyorum. Araba park yerine varınca ayakkabıları ıslak olanın bir ben olmadığını görüyorum. Çocuklar beline dek ıslanmışlar. Benim ayaklar sırılsıklam. Roger ise dize dek ıslanmış.

Hep birlikte arabaya doluşuyoruz. Okyanus denizden pek farklı. Ağustos’ta Ege’de serinlemek için denize girilir. Suya girmeyi filan bırak bayağı üşüyorsun sahilde gezerken. Arka koltuğa dönüp soruyorum, ‘hadi anlat bakalım hangi gemiler batmış bu kıyılarda’ diyerek. Rudolp yüzüme bakıyor boş boş. Sonra hemen gülümsüyor kocaman. Çilli yanaklarında gamzeler beliriyor. ‘Gemileri bilmem ama balinaları anlatayım mı?’ diye soruyor. Fenerin ışığı bir an parıldıyor koyu lacivert okyanusun yüzeyinde.

sahilde

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook