Geçin dalganızı

wbic

Bisiklet sürmenin en eğlenceli tarafı yanı başınızdan geçip giden insanlara gönlünüzce bakabilmektir. Aylardır aynı güzergahta her gün pedal çevirdiğim için artık simalara alıştım bile diyebilirim. İsimlerini bilmiyorum, ne yaptıklarını, neler sevdiklerini zaten o kısmını merak da etmiyorum açıkçası. İki üç dakikalık birbirini görme durumunda eğer biri ilginç görünüyorsa kafamda hayaller kuruyorum o kişiye dair yol boyunca. Bir tür hayal cimnastiği diyelim. Bunu yaparken bayağı da eğleniyorum.

Dün hava nasıl güzeldi, ılık, rüzgarsız, güneş tepede pırıl pırıl parlıyor. Nehir dümdüz, cam gibi, yemyeşil ağaçların dalları suyun yüzeyinde ayna gibi yansıyor. Bildiğin Indian summer, burada öyle deniliyor. Kızılderili yazı, bizim pastırma yazı gibi bir laf. Oysa sabah serindi, hatta ‘amaan bugün bisiklet sürmeyeceğim’ dedim kendi kendime, gri soğuk havayı görünce. Öğleden sonra port flush randevum vardı. Gittim kiliniğe, yaşlı, tombul sarışın teknisyen temizledi portu bir yandan bana havadisleri anlatırken. Kanser kliniğinin laborotuvarindaki çalışanlar zaman içerisinde değişse de, üç yıldır oraya gidip kan tahlili yaptırırken epey bir kısmını tanıdım. Hatta bazıları ile muhabbeti bile arttırdım. Sarışın hatun ( 60 yaşında her gün ayakta laboratuvarda çalışıyor, 30 yıldır aynı klinikte çalışmasına diyecek laf bulamadım doğrusu. Kararlılık mı desem, monotonluk mu, hayat görüşüne göre istediğini düşünebilirsin ) bana Jenny’i anlattı sorularım üzerine. Şimdilik durumu iyiymiş, toplamda iki kürü kalmış kemo terapi tedavisinin bitmesine. Jenny orda çalışan bir başka teknisyen. Geçen yıl hamileydi. Bir oğlu oldu. Kocaman göbegiyle uzun süre çalıştı, taa ki doğuma bir kaç gün kalana dek. Ve sonra karma ciddi bir kazık attı kadıncağıza, az görünen bir kan kanserine yakalandı. Var mı böyle berbat bi durum? Sen kanser kliniğinde çalış, tut kanser ol? Neyse ki hatun özden neşeli, hiç bozmadı haleti ruhiyatını. Aynı dönemde ikimiz de kel kalmıştık. Hatta ben bütün eblehliğimle ‘aaa kısa saç açmış kız seni’ diye takılmıştım onun kel kafasını görünce. Var mı bu kadar hödük bir durum? Var var, hatta beteri var.

Bazen kendime şaşırıyorum yahu ben bunca yıldır nasıl tasarımcı olarak çalışıyorum ama, demek ki oluyormuş. İnternette herhangi bir siteye bakayım, bir kaç dakikada anlarım nelerin düzgün çalışmadığını, renk uyumunun bir yerlerde harmoniyi bozduğunu, üç beş pixelin sayfada çıkıntılık yaptığını, ama söz konusu insanlar olunca küt diye kalıyorum, yahu bir insan bu kadar mi ilgisiz olur? Anlat de bana felsefi konuları, başlayayım kavramlardan anlatmaya saatlerce, ya da teknik bir konu olsun, bilgisayara dair, ona da eyvallah ama sor karşında konuştuğun kişi ne renk gözlü, üzerinde ne vardı? Resmen sınıfta kaldım, hiç bir fikrim yok. Yani görünüşe o kadar aldırmamışım ki, durumun vahametini söyle anlatayım; Jenny obez. Şimdi kadın obez diye aşağıladığımı filan sanmayın. Ayrıca bir yaştan sonra insanın kilo vermesinin ne kadar zor olduğunun farkındayım. Millet kemo terapide sapır sapır kilo verirken, ben aldım bile. Her gün 10 km bisiklet sürmesem kim bilir ben kaç kilo olurum! Obez olmak çok kolay bu ülkede. Amerikalıların çoğu obez deyip konu üzerinde pek düşünmedim. Gerçi kanser kliniğinde epeyce obezin çalışmasını başlangıçta yadırgamıştım hafiften. Yahu bunlar bir sağlıkçı nasıl olur da kendilerine bakmazlar diye. Ama sonra tüm ülke iplemiyor, sağlıkçı olması bir şey farketmiyor’a bağladım durumu. Hatta doktorların sigara içmesini bile olağan karşılamaya başladım. Geçen kışın ortalarında Jenny’nin göbek giderek büyüyordu, hatun yemeyi seviyor diye düşündum kendi kendime. Meğersem o hamileymiş, hiç anlamadım iyi mi! Durum bu kadar kel yani. Portland beni kendine benzetti galiba. Zira insanlar o kadar tuhaf giyinip dolaşıyorlar ki bu şehirde, bir süre sonra siz de her şeyi normal karşılamaya başlıyorsunuz. Bisikletin tepesinde belden aşağısı çıplak bir hatunun pedal çevirdiğini görsem ilk aklıma gelen ‘e don giymeyi unutmuş’ demek olur, ya da ‘aaaa kıyamam menapoz herhalde, sıcak basmış olmalı’ diye düşünür geçerim.

Gerçi itiraf etmeliyim ki bu yeni bir durum değil benim için, kendimi bildim bileli böyleyim. Kimbilir belki hiperaktif olduğumdandır. Genelde çok üzerinde durmuyorum bunun. Bazen ciddi çuvalladığım durumlarda kendimle dalga geçiyorum o kadar. Zaten hayatta insan önce kendisiyle dalga geçebilmeli. Bir kişi kendini çok ciddiyse alıyorsa durum sakat demektir. Ya ben merkezcidir, ya da bir yerlerde bir şeyler kopmuştur başkalarıyla iletişim babında. 46 yıllık hayat deneyimim bana bunu öğretti. Geç dalganı hem kendinle, hem de başkalarıyla, rahatlarsın, kasmaya gerek yok hepimiz insanız.

Halloween yani cadılar bayramı geliyor her mağaza kostümleri, şekerleri ön raflara diziyor. Halloween şeker bayramının kostümlü hali gibi. Bayağı da eğlenceli. Üstelik sadece çocuklar değil büyükler de kostümlü geziniyor.

Kışın kel kafamla kliniğe gidip gelirken, ‘ben şu kanseri bir atlatayım gelecek Halloween de kendime uygun kostüm alacağım’ diye söz verdim. Sözümü tuttum. Gerçi kostüme para vermeye elim varmadı zira pahalıydı ama gidip bir cadı şapkası aldım. Epey cafcaflı. Mor tülden, pırıltılı yarasalar uçuşuyor üstünde. Gerçi şapka bisiklet sürerken kafamda nasıl duracak diye düşündüm bir kaç dakika. Zira tülden incecik bir şey bu, uçar gider rüzgarda. Yahu elimden dikiş geliyor ne olacak bir kurdela diker takarım kafama dedim ve yaptım.
Dün siyah taytımı giydim, mor biyeleri olan çoraplarım ayağımda, mavi bir tunik üzerimde, kafamda cadı şapkası bisikletimin tepesinde gezdim 10 km. Nasıl eğlendim anlatamam. Her kuruşa değdi. Maksat eğlence olsun hayatta.

Hatta kadının biri arkamdan zil çaldı, ben kenara kaydım sol yanımdan geçsin diye. Geçerken “Şapkan çok güzelll” dedi. Benim ağzım kulaklarımda parlak güneşin altında cadı şapkalı gölgemi kovaladım durdum.

Yol boyunca 3 kadın şapkama övgü yaptı, 5-6 kişi gülümseyip selam verdi. Adamın biri bana bakıp ‘verry cooool’ derken az daha ağaca çarpacaktı. Netekim acayip keyif aldım. Demek hayatta cadı kılığına girip kafa bulmak bayağı ruhu şenlendiriyormuş. Kanser olmayı beklemenize gerek yok arada bir ipleri koparmak için. Gülmek ömrü uzatır.

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook