Kapı önünde düşünceler

geyik

Mutfağin içi karanlık, bir tek gazın mavimsi ışığı aydınlatıyor içerisini. Cezvedeki sütlü kahve fokurdamaya başlayınca ocağın altını kapatıp fincana dolduruyorum.

Bir elimde fincan, diğerinde küçük bir tabak içerisindeki *muffin, karanlık merdivenden aşağı doğru iniyorum yavaş yavaş. Günde kaç defa inip çıkıyorum bu merdivenlenleri acaba diye düşünüyorum. Son basamakta harekete duyarlı lamba beni görünce aydınlatıyor girişi. Şöyle bir bakıyorum merdivene, tek damla yok yerde, ‘aferim bana’ diyorum kendi kendime.

Kapının önüne yeşil minderi koyup, oturuyorum. Bir elimde fincan, alacakaranlık sokağa bakıyorum. Gözüm sağda ağaçların ardında, güneşi arıyor. Yok henüz. Çıkar birazdan diyorum. Etrafta sincap filan da yok.
Demek ki onlar sabahın köründe kalkmıyorlar diye düşünüyorum. Sokak kedisi yok, sokak köpeği de, ama bolcana sincap var yaşadığım yerde. Üstelik şehir dışı filan da değil burası. Arabayla şehir merkezine 10 dakikalık bir mesafedeyim.
Tepemden bağıra çağıra bir karga geçiyor. Tamam işte erkenciler belli oldu, kargalarmış.

Tabaktaki muffini afiyetle yiyip bitiriyorum. Tabağı yere bırakırken baktım, kırıntı bile kalmamış. İştah yerinde belli. Bir tane daha mı yesem diye düşünürken, “ Alooo böyle gidersen, kanserden ölmesen bile obezin teki olursun, otur oturduğun yerde’ diyor iç sesim.

İç sesime küfretmek istesem de, haklı olduğunu bilip, gıkımı çıkartmıyorum.
Sol taraftan gelen, kaldırımda koşan orta yaşlı bir kadın,
‘Günaydın diyor bana bakarak.
‘Günaydın, bir tek ben sokaktayım sanıyordum’ diyorum, gülerek.
Beni geçtiniz bravo”. Elimde kahve fincanım, boş tabak yerde, popom minderde pek öyle spor yapalım zinde kalalım havasında değilim gibi.
Kadının yüzünü göremiyorum, ince bir bedeni var, temposunu bozmadan uzaklaşıyor.
Onun ardından bakarken, aklıma anneannem geliyor. Hayatta gördüğüm en güzel gözlere sahip o minicik hatun. Gri göz bebeklerinin çevresinde kahverengi incecik bir hale vardı. Grinin tonu ışıkla hep değişirdi. Bu yaşıma dek yediğim en güzel baklavaları yapan oydu. İkisi de hayatta değiller. Annem yaşarken asla söyleyemezdim ama şimdi itiraf edeyim, o çok iyi yemek yapan bir hatun olsa da anneannemin baklavasının lezzetini bir daha hiç bir yerde tadamadım.

Tren yolu kenarında iki katlı bir evde yaşardı anneannem. Ölene dek Türkçe okuyup yazma öğrenemeden, ama Yugoslavcasını unutmamak için bir tanıdığına oradan alfabeyi getirten dirayetli kadın. On çocuk doğurmuş, bunun ancak beşi yaşamıştı. Annem en büyükleriydi kardeşlerin. Komşularından öğrendiği Rumca, Sırpça, Arnavutça, Bulgarca kelimeli günlük konuşmasına dahil eden güzel kadın. Üç aşağı beş yukarı hikayeleri birbirine benzerdi Balkanlardan gelenlerin. Azınlıksan bir yerde, bir de yoksulsan, hayat bir noktada çekilmez hale geliyor. Tepedeki diktatörlerin ismi değişse de olan hep fakir halka olmaz mıydı?

Göçmen adeti midir bilmem Şemikler’de kapı önüne kilim atıp oturan tek ya da iki katlı evlerde yaşayan kadınları düşündüm. Yugoslav, Bulgar, Yunanistan maciri kadınları. Onlarla birlikte ölüp giden adetleri, hayat tarzlarını. Küçücük bahçe içindeki evler yerlerini apartmanlara bıraktı zamanla. Kapı önünde oturup, çay yapıp komşularla muhabbet edenler de yok oldu birer birer.
Sokaklar kalabalıklaştıkça, insanlar yalnızlaştı. Kimse kimseye sebepsiz yere gitmez oldu, şehirlerde.

Acaba evdeki Kızılderiliyi çağırsam mı kapı önüne diye düşündüm bir an. Vazgeçtim hemen. Geçen hafta ballandıra ballandıra anlatmıştım bana göre bir göçmen adeti olan kapı önü muhabbetini, kibarca dinledi beni, aldı eline kahvesini benimle birlikte bir on dakika oturdu, sonra bunun saçma bir eylem olduğunu düşünse de ( kabul ediyorum, kimse muhabbet etmeyince biraz tuhaf oluyor; konu komşu yok tabii ki Amerika’da ) hiç bir şey söylemedi. Sonra ‘bittiyse gidebilir miyim’ deyip izin alıp ofisine gitti. Bazı şeyleri anlatmak zor tabii, başka kültürden gelen birine. Uzatmanın manası yok.

‘Tarih tekerrürden ibarettir’ kim dediyse doğru demiş. Kilim üzerinde oturan anneannenin torunu, minder üzerinde oturan hatuna dünüşmüş, mekanlar değişse de sevilen alışkanlıklardan kolay vazgeçilmiyor.

Boşalan fincanımı, tabağı alıp çıktım yukarı. Hava aydınlanmıştı. Bir muffin alıp, poşete sardım. Termosa çay doldurdum, suluğa buzlu su koydum. İndim garaja, bisiklet sepetine yerleştirdim elimdekinleri.

Kulağımda Nilüfer’in şarkısı Ta Uzak Yollardan, bastım pedala.
Patika boştu. Kestane ağaçlarının arasından süzülerek geçtim.

Nehir yemyeşildi bu sabah. Oak Bottom’a vardığımda yavaşladım biraz. Meşe ağaclarının çevrelediği sulak alandaki şahin yuvasına bakacaktım. Bazen bir kartal bazen bir şahin devasa ağaçların tepesinde oturup civarı seyrederlerdi. Bisikletten inip, termostan bir çay doldurdum. Elime muffini alıp yemeye başladım. On kilometre pedal bassam, bir muffinlik kalori harcarım herhalde diye düşündüm. Aman, harcamasam ne olur sanki? Maksat hayattan keyif almak değil mi ki? Aç karnına keyif almak da zor. Giderek daha fazla mı hedonist oluyorum nedir?

Ben böyle kalori filan düşünürken ilerideki söğüt ağacının dallarının arasından geyikler yavaş yavaş geçip, tren raylarının yanında böğürtlenlerin ötesine geçip havayı kokladılar. Öndeki iri geyik gözümün içine bakıyordu. Bir geyiğe ne diye seslenilir? Pisss piss denmez, kedi değil bu. Aramızdaki tel örgüyü saymazsak, neredeyse bir tür komşu buluşması gibiydi. İki yavru geyik arkada, anne baba önde kahvaltılarını yaptılar. Ben çayımı içtim sessizce onları seyrederken.
Bir kaç bisikletli geçti solumdan durmaksızın. Geyik ailesi ilgilerini çekmemişti anlaşılan. Ya da işe geç kalmak istemedikleri için durmadılar. Bu şehirde her sabah beşbin civarı bisikletle işe giden var. Onlar kahvaltılarını bitirip aheste aheste ağaçların ardına geldikleri gibi gözden kaybolunca, termosu bisiklete yükleyip, bastım pedala, daha sürülecek yedi kilometre vardı. Bir yandan da ‘Hadi kızım, yedin muffini, bas pedala’ diye gaza getiriyordum kendimi.

*Muffin: Bir tür küçük kek

geyik

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook