Kim kızdırdı Leyla’yı?

scott

Takip ederken aklıma takılanlar

Cebime mesaj düşüyor 15 dakika öncesinden ISS’den ( International Space Station ). ISS Portland üzerinden geçecek diye. Hemen dürbünü kapıyorum sokağa çıkıyorum gece gündüz farketmeden. 2013 senesinde 6 kür kemoterapiyi bitirip Alaska’ya gittim gemiyle bir haftalığına. Gitmeden önce de kendime bir spotting scope aldım. Steve’in dürbünü güzel ama küp gibi ağır. Onu taşımak yerine hafif bir monocular almak daha mantıklı geldi gözüme. İyi ki de almışım, zira gemideyken bol bol spotting scobe ile karaya yakın uçan kuşları izledim. Hatta Glacier Bay’den ( buzulların olduğu körfez alanı, Amerika’nın en büyük milli doğal parkı ) geçerken buzulların arasında denizde yüzen su samurları, dağlık yerlerde beyaz keçileri bile gördüm.

Ormanda, nehir kenarında gezerken cebimde ya bir dürbün oluyor, ya da monocular belki kartal filan görürüm diye.
Böylece elimde spotting scope, çıkıyorum sokağa ISS’yi bekliyorum. Onlar gökyüzünde parlak bir ışık olarak geçerken ben de Scott’a el sallıyorum. Siz Twitter’dan izlemiyor musunuz Scott Kelly’i? İzleyin izleyin, benim favori kel adamım o. Bir yıl uzay istasyonunda yaşayacak. Ne zamandır takipteyim. Gece yatmadan önce ‘iyi geceler dünya’ diye Twit atan kel astronotum benim. Kel olmasını da ayrıca seviyorum, zira onu takibe başladığımda ben de keldim. Bir yandan kemo alırken bir yandan onu izliyordum her gün. Neler yapıyor diye.
Şu internet güzel valla, elin astronotunu bile takip edebiliyorsun daha ne!

Neyse istasyonu görünce iyi dileklerimi bildirip el sallıyorum ya, kesin civarda beni sokağın ortasında durup gökyüzüne el sallayan kadın olarak görenler deli filan diyordur. Pek de umurum değil. Bana merhaba bile demeyen birisi deli olduğumu düşünse ne olur, düşünmese ne olur. Zaten dışardan görünene kanmamak gerek. Ne bilsinler ben hayata tutunmaya çalışırken kanseri yenmeye uğraşırken, beni motive edecek birilerine bağlanmak istediğimi.
Hiç tanımadığın, asla tanışmayacağın biri bile olsa kendini ona yakın hissedersin ya, hah iste o hissi tutmak gerek içinde. Kalbinin bir yerine göm o hissi, zira o insani insan yapar. Kişinin milliyeti, derisinin rengi, konuştuğu dil, yaşı, cinsiyeti filan değildir birilerine illa yakınlık duyabilmek için. Sen uzaktaki birine bağlanabiliyorsan, onun iyiliğini hissedebiliyorsan insani yönünü kaybetmemişsindir.

Senelerdir uzakta da olsam neler olup bitiyor Türkiye’de diye takip ederim. İnternet sayesinde dünya ne alemde acaba sorusunun yanıtı bir kaç tıkla elde artık. Medyada genelde kötü şeyler yazılır çizilir, çünkü daha çok ilgi çeker, satışlar artar, korku ortamı yaratmak birlerinin işine yarar filan. Başarı öyküleri gazete eklerinde bir kaç sütunda yer alırken, bol kanlı, içinde insaniyetten eser kalmamış haberler baş köşede yer alır. Yani merak etme uzakta da yaşasan seni üzecek haberlere ulaşman bir tıka bakar. Etkileniyor muyum bunlardan? E tabii ki etkileniyorum. Sen istediğin kadar ben pozitif takılacağım, gazete okumasam da olur de. Facebook, Twitter, Google Plus derken zaten öğreneceğini ister istemez öğreniveriyorsun.

Evini bırakıp, ülkesindeki iç savaştan kaçıp yollara düşen Suriyelilere de, Diyarbakır’da oturduğu mahallede sokağa bile çıkamayan muhtemelen hayatın boyunca belki asla tanışmayacağın Kürt’e de aynı derecede sırf insan olduğumuz için acısını hissedebilmeli diye düşünüyorum. Bakma tuhaf isimler takılsa da durumu açıklayan, o sadece eblehçe bir kamuflaj girişimidir. 10-12 yaşındaki kız çocuğunu evlendirip ister dini nikah olsun, ister başka bir şey, buna çocuk gelin adı verilince ‘ha oldu o zaman’ demiyor dünyanın geri kalanı. Türkiye’de bunu çocuk gelin olarak yutturmaya çalışsan da dünyanın geri kalanı buna pedofili deyiveriyor.

Biz büyük milletiz yutturmacası yapılan sarayın büyüklüğüyle ölçülmüyor. Eğitimin düzeyi, kadınların iş hayatındaki katılımı, işsizlik oranı, üretilen malların kalitesi gibi değerlere bakılıyor. Yoksa bizim şu kadar otoyolumuz var, bilmem kaç paraya aha şunu yaptırdım lafları ancak mahalle muhtarlarına hitap eder. Eninde sonunda yanlış politikalar bir şekilde elde patlar ‘Bastır paraları Leyla’ya’ tavrıyla ülke yönetilmez değil mi a canım. Ya da yönetilirse anca bu kadar olur. Ortada fol ve yumurta yokken sen git Rus uçağını düşür, e kış kapıya dayandı hani bastırıp parasıyla aldığın doğal gazın kesilmesi ihtimaline karşı ( Leyla kızdı tabii ) şimdi İsrail’den gaz almaya çalış. E hani sen onlarla papaz olmuştun bi ara? Haa köprünün altından çok sular aktı dönemine girildi galiba. Son zamanlarda en sevdiğim laf “parayı takip et”. Durumu özetliyor bir çırpıda.

Empati duygun yoksa eğer ‘şeyler’ ağır basar. Bir fikri takip etmek uğruna başkasını, sırf o başkası diye zarar verebiliyorsan orada artık insanlıktan da söz edilemez. Her cümle başına konulan ‘ama’ bil ki ayrıştırmaya, suçu örtbas etmeye yarayan bir çabadır.

Koftiden atarlanmalar, görünüşü kurtarma çabalarını da dışarıya pazarlamak zordur. İçeridekinin sesini kısmak kolay da dış basını ne yapacan? Elalemin ağzı torba değil tabii büzesin, yazıyorlar şakır şakır neyin ne olduğunu. Hani onlara da terörist bunlar atın içeri durumunu uygulamak zor tabii. Senin vatandaşın değil. Senin kurallarına uymak gibi bir derdi de yok. Hırsıza hırsız demesen de dışarıdan bakan kolayca görebiliyor.

Aklıma nedense Derek geliyor. Uzun yapılı bir siyahiydi Derek. Evine pencere tipi klima monte ettirmiştim seneler önce. Alsancak’ta ikinci Kordon’da eski bir binanın son katında oturuyordu. Nato’da asker olarak çalışan, kibar bir oğlandı. Yeni taşınmıştı dairesine. Bir zamanlar sırt çantamda matkapla gezdiğim tamircilik yaptığım yıllardı. Bir sabah saat altı civarı beni aradı. Ses tonu panikti, ‘hemen gel’ dedi. Atladım arabaya gittim elimde tamir çantam, ne oldu diye. Ahşap kapıyı tıklattım elimle. Kapı zili bozuktu. ‘Kim o?’ dedi kapının ardından. ‘Benim Derek’ deyince açtı kapıyı. İlk dikkatimi çeken girişteki iri beyzbol sopası oldu.
Ağustos sonuydu ve daha sabahtan İzmir sıcağı kendini hissettiriyordu. Derek üzerinde kısa beyaz bir şortla açtı kapıyı.
‘Ne oldu?’ diye sorunca bir çırpıda anlattı.
İşten eve gelmiş yorgun, nöbetteymiş, yatmış uyumuş, sabahın erken saatinde kapıda bir tıkırtı duyunca uyanmış. Almış eline beyzbol sopasını kapının ardına sinmiş. Kısa boylu bir adam kapıyı yavaşça açıp bunu görmüş. Yani bildiğin hırsız. İçeri adım bile atmadan paldır küldür merdivenlerden inip kaçmış. Derek bunu anlatırken kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Biliyorum hiç profesyonelce değil, müşterinin suratına gülünmez ama, yok böyle bir hikaye yahu. Düşünsenize sen ufak tefek hırsız ol, tam kapıyı aç, karşına iki metre boyunda elinde beyzbol sopası olan, üzerinde sadece beyaz slip don giymiş bir zenci çıksın. Adam mesleği bırakır korkudan. Ben aparmanın merdivenine oturdum gülmekten mahvolmuş vaziyetteyim, Derek’de niye güldüğümü anlamaya çalışıyor kafası karışmış vaziyette.
“Derek adam seni gördükten sonra bir daha bu işi yapmaz sayende memleket bir hırsızdan kurtuldu fena mı dedim?”
Derek benim bu kadar gülmememe dayanamayıp gevşedi. Heyacanını yenip o da gülmeye başlayınca kapının ölçüsünü alıp bir çelik kapı siparişi verdim hemen. Ertesi hafta gelip taktırdım kapıyı. Komik olan tabii ki Derek’in iri bir zenci olmasından ibaret değildi. Kısa boylu hırsızın talihsizliğine mi gülsem, iri yari Derek’in belinin yarısına gelen hırsızdan korkup beni aramasına mı gülsem bilemedim. Kısa boyumla, o zamanlar epi topu 55 kiloluk cüssemle adamı yatıştırmak için yarım saat dil döktüm. Demek ki her şey görüntüden ibaret değilmiş.


Spotting scope: bir tür dürbün, teleskop
Monocular: Tek gözlü, tek göz ile kullanılan dürbün
Glacier Bay: 3 milyon hektarlık Alaska’da bir park
http://www.nps.gov/glba/index.htm

ISS

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook