Melatoninli Geceler

sleep

Genelde iki seçenek var önümde, hemen hemen her gece. Ya melatonin alıp uyurum sabaha dek, ya da yattığım yerde dönüp durup uzaktan gelen belli belirsiz sesleri dinlerim.
Tabii ki bir ihtimal en sonunda uykum gelir sabaha karşı ve kirpiksiz göz kapaklarım ağırlaşır ve ben her an uyanmaya hazır keyifsiz bir uykuya dalarım.
Uykusuz kalan ben’e, ben bile tahammül edemiyorum, gerisini siz düşünün. Durum vahim yani. Bir insan bu kadar mu huysuz, asabi olur sadece uykusunu alamadı diye? Demek ki oluyormuş. Kendi potansiyelim benim bile ağzımı açık bıraktı. Steve derdi ki “çocuklar uzunca bir süre asla annem babam gibi olmayacağım diye ellerinden geleni yaparlar, ileriki yaşlarda bir bakmışlar aynı anne ya da babası! Tipden bahsetmiyorum, huydan bahsediyorum tabii ki. Nitekim, annem de böyleydi. Yıllar yılı diazem alıp uyumaya çalışırdı. Onun kullandığı miktarı bir ata verseniz, muhtemelen hayvancağız en az bir hafta uyurdu. Bir elliyi geçmeyen boyuyla ufak tefek annem ise diazeme bana misin demeyip evin içinde gezinip dururdu. Mesela gecenin bir vakti tuvalete kalkardım, koridordan geçerken, annemin oturma odasında, karanlıkta oturduğunu görürdüm. Bazen de misafir odasında sokak lambalarının ışıkları odayı hafifçe aydınlatırken, annemin tek başına koltukta oturmuş örgü ördüğünü fark ederdim. Sabahı bulurdu onun uyuması. O yüzden ben ve kardeşlerim asla gürültü yapmak istemezdik sabahları. Ses duyarsa uyanırdı çünkü. İstersen adam öldür ama ses çıkarma, annem uyanırsa nükleer felaketten daha beter bir gün yaşanabilirdi evde. Sabah kalkan kahvaltıyı sessize yapar okula giderdi. Kapı gıcırtısı olmasın diye kapıları yağlardım, saatin tik takları annemi uyandırmasın diye pilleri söktüğümü hatırlarım. Yeter ki annem uyusun. Yok canım kibar ve düşünceli olduğumuzdan değildi bu tavrımız. Kendi minik, bakışlarıyla sizi yere çivileyen bu hatundan hepimiz zırt atardık da ondan. Ben hayatımda onun kadar disiplinli, otoriter insan tanımadım. Bak bu önemli bir itiraf; zira Nato askerleriyle çalışırken bile annem kadar dediğini yaptıran biriyle tanışmamıştım. Doğal olarak kimse annemi sinirlendirmeyi göze alamazdı bizim evde.
Ne oldu peki dünyanın öbür ucuna taşındım da? Senelerce yabancılarla çalıştım, başka bir ülkede, yepyeni bir hayata başladım. Kırkaltısında geldiğim nokta: Dışarıda gezen bir sincapın ayak sesine, ağacın yaprak hışırtısına uyanan ben varım. Gecenin bir vakti elinde kitap salonda oturmuş tek başına sabaha dek kitap okuyan da ben. Yani sırf uzak bir ülkede yaşamak, evden uzak olmak, dil değiştirmek, anne babanın huylarını almayacağının garantisi değil.
Yahu annemin onlarca güzel meziyeti var, ben niye gidip onun uykusuzluğunu almışım ki? Neyseki diazemli günler geride kaldı, ilaç sektörü epey yol katetti çocukluğumdan bu günlere. Hatta uyku ilacına gerek kalmadan melatonin alıp uyku hormonunuzu dengeleyebilirsiniz. Uyku ilaçlarına nazaran hemen hemen hiç yan etkisi yok. Çılgın rüyalar görmeyi saymazsak.
Ilk kullanmaya başladığımda biraz da yorgunluktan olsa gerek kütük gibi uyuyordum. Kısa süre sonra kütük filan kayboldu. Alır almaz uykuya dalan ben, rüya aleminde maceralara atılan yine ben oldum.
Dün gece baktım yine uykum yok, aldım bir melatonin, 10 dakika sonra gözlerim kapandı kendiliğinden.
Arnavut kaldırımlı taşlarda yürüyorum oflaya puflaya, belli ki yorgunum. Sahil kasabası mıdır nedir bilmem. Yokuş aşağı dar sokakta ilerliyorum. Uzaktan mavi bir deniz görünüyor. Ufka yakın iki yelkenli de var, beyaz direkleri olan.
Dar sokak kıvrıla kıvrıla beni sahile ulaştırıyor. Ayağımdaki botlar canımı acıtsa da yere vuran topuğumun sesi boş sokaklarda yankılandıkça bundan keyif aldığımı hissediyorum. Ben yürüdükçe sis süzülerek iniyor kaldırıma dek. La Joya’yı hatırlıyorum nedense. Sisten ötürü, sahili göremediğim için parkta elimde fotoğraf makinem bir süre oturup sonra otele döndüğüm günü.
Ama burası Kaliforniya’dan çok Yunanistan’ı andırıyor. Turkuaz mavisi denizin rengindendir belki de. Neden acaba sokaklarda kimse yok diye düşünüyorum. Uzaklardan yankılanan bir sese kulak kabartıyorum. Tok bir ses, ama giderek yaklaşıyor. Sis yoğurt kıvamına ulaştığından bir şey görmek mümkün değil. Burunumun ucunu göremiyorum desem yeridir. Duruyorum olduğum yerde, sesi dinliyorum. Şimdi daha net duyuluyor. At nalı sanki? ‘Ne atı’ diyorum kendi kendime, elin sahil kasabasında atın işi ne? Kafam karışıyor o anda. Sahi ben nerdeyim ki? Sis biraz azalır gibi oluyor beş on saniye. Sesin geldigi yone doğru bakıyorum gözlerimi kısarak. Mantıksız geliyor herşey. Derken sisler arasından gelen sürreal sahneye; dört nala koşa koşa üzerime doğru gelen ata bakakalıyorum. Tepesinde bir adam var. Elinde mızrak, kalkan, kafasında miğfer, siyah bir pelerin giymiş dalgalanarak üzerime geliyor atlı. Rodos’ta mıyım acaba diye düşünüyorum. ‘Bu ne şimdi Rodos şövalyesi beni mi kovalıyor’ dememle, ayağımı sıkan botları çıkarıp tabana kuvvet koşmaya başlamam bir oluyor. Botlar elimde dar sokakta koştururken, Rodos şövalyesi ise dört nala yaklaşıyor. ‘Ayol atla mı aşık atacam? Zaten ben doğru düzgün koşamam ki’ diye geçiriyorum içimden.
‘Ya niye Rapunzen filan olmam ki? Şövalye dediğin hatuna ilanı-ı aşk etmez miydi? Ne bu mızrakla kovalamaca filan? Avuç içi kadar ada zaten, turist istemezseniz istemeyin kardeşim, vize filan vermeyin o zaman. Ayıp olmuyor mu durumdan bir haber hatunu atla kovalamak? Tarih kitapları yanlış yazmış, bu şövalyeler sedece savaşmıyorlar ordularla, adamlar turistlere bile gıcıklar’ diye geçiriyorum içimden, bir yandan kalbim yerinden fırlayacakmış gibi koşarken.
Sis biraz aralanır gibi oluyor, önümdeki beliren yüksek duvarın, kale olduğunu görüyorum. Kemerli bir sokaktan geçip sağa dönünce, kale kapısına varmak üzere olduğumu anlıyorum. Atlı giderek yaklaşıyor. Elimdeki deri botları atıp son gücümle devasa kapıya koşuyorum. Demir kapıyı ittiriyorum var gücümle. Kapı ağır ağır aralanıyor.
İçeri girip kapıyı ardımdan kapatıyorum, sürgüyü ittiriyorum olanca hızla. Kapının ardında, duvardaki anahtar deliği gibi küçük bir açıklıktan gözümü dayayıp sisli yola bakıyorum. Bir şey seçemeyince boynumdan sarkan okuma gözlüğümü takıyorum. Atın ter içinde ayağını yere vurduğunu fark ediyorum. Elimi gözlüğe götürmemle birinin ardımdan koluma dokunduğunu hissediyorum. Bir şey düşüyor yere. Sıçrıyorum karanlıkta.
Uyanmışım, kalbim deli gibi çarpıyor. Elimden kayıp düşen e-kitap okuyucusunun ışığı üzülüyor yatak odasında. Melatonin başucumda duruyor. ‘Bir kere de eğlenceli bir rüya görsem ya’ diye mırıldanıyorum.

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook