Peki kimin için iyi niyet?

yaprakları  savurtan adam

Tırlar dizi dizi dizilmişler park yerine. Portland’daki en büyük Goodwill binasının olduğu sokaktayım. Hafif yokuşlu bir sokak. Solda postane, onun ötesinde de bir kaç iş yeri var, ev yok sokakta. Sağda ise kocaman bir araziye inşa edilmiş Goodwill binası. Türkçe’ye çevirirsem ‘iyi niyet’ mağazaları denilebilir. Bu kâr  amacı gütmeyen bir kurum. Çalışanlarının bir kısmı engelli, onlara iş olanağı sağlandığını öne çıkarır bütün reklamlarda. Bağışlanan eşyaları, organize edip satan, özel bir şirket. Sanmayın ki kullanılmış eşyalar yıkanıp ütülenip, temizleniyor filan. Yok canım, kamyondan çıkan, askılara asılıyor ya da raflara diziliyor o kadar. Bu yüzdendir belki çoğu kez kokuya tahammül bile etmek zor olur bu tür mağazalarda. İnsanlar evinde tutmak istemedikleri eski, yeni ne varsa, buna araba bile dahil, getirip buraya bırakıyorlar. Buraya bağış yapmanın şirketler ya da kişilere tek kazancı, aldığınız fatura ile vergiden indirim alabilirsiniz. Çok büyük indirimler olmasa da Amerika tüketim toplumunun Nirvanasına ulaştığı için işlerine geliyor elindekini buraya vermek. Hatta taşınamayacak büyüklükteyse telefon edin, gelip alabiliyorlar bile.

Yani yeter ki istemediğiniz ne varsa, verin kurtulun anlamında işe yarayan bir kurum. Bakma biz non-profit ( kâr yapmayan ) bir kurumuz deseler de her şeyi kılıfına uydurmuşlar, CEO’lar çok ciddi maaş aşırken ( California CEO’ların maaşları 250.000 ile 500.000 dolar arasında ) engelli çalışanlar ise asgari ücretin altında çalıştırılıyor haberleri ayyuka çıkmış vaziyettedir.

Şimdi diyebilirsiniz yahu kullanmıyorsan ver bir fakire, ya da tanıdığına. Türkiye’de belki de bu yüzden böyle büyük çapta kurumlar yok, zira hemen herkesin tanıdığı birileri vardır, ihtiyacı olan. Olmasa bile alınan, kullanılmayan mallar önce aile içinde bir tür geri-dönüşüm malzemesi olarak el değiştirir durur uzunca bir süre. Halı mı aldın diyelim yeni, eskisi hop kardeşe gider, o yoksa teyze kızı, hala oğlu vardır. O olmadı, uzak akraba, en olmadı eve ayda bir gelen temizlikçinin ihtiyacı vardır. Yani kuruma gerek yok, mutlaka ona sahip olmak isteyen biri bulunur.
Oysa Amerika bireyselliğin tapıldığı bir ülke. Kim uğraşacak şimdi birini bul, ona ver, iyilik yap vesaire. Kurumsal hale getirirsin bu işi, uğraşmazsın, zaman harcamazsın. Hatta bazen de çok işine gelir bu durum. Zira şehirde uyman gereken kurallar son derece sıkıdır. Diyelim eski koltuğun var, yok öyle kapı önüne bırakmaca. Bıraksan bile üstüne, yazarsın bir kağıda free/bedava diye çöp zamanı gelene dek tutarsın dışarıda, yok eğer kimse almadıysa, çöp kamyonu gelmeden illa o koltuk ordan kalkacak. Çoğu semtte çöpler haftada bir toplanır ya da 15 günde bir, yok öyle her gün çöp toplama diye bir uygulama. Niye? Zira çöpe koyamazsın, e büyük, sığmaz bidona. Cezası var filan. Öpe seve o koltuğu elden çıkarman lazım, başa dert olmasın diye. Tam da bu durumda Goodwill acayip işine yarar. Kurtarır seni bir dertten.
Tabii ki şirketin de acayip işine gelen bir durum. Düşünsenize bedavaya onca malı alıyor, sonra da sana cüzi miktara satıyor. Çok da cüzi değil canım, Gittiğin Goodwill’e göre fiyatlar da değişir. Mesela benim eve yakın olan devasa Goodwill, ana bayii gibi bir yer sanırım, o yüzden mallar kiloyla satılıyor. Ama şehir merkezindekine gidersen ( kütüphanenin karşısında 10. sokaktaki ) , kullanılmış bir gömleğe 20 dolar ödersin. Ya yenisi? Eh yenisini de 25-30 dolara herhangi bir mağazadan alırsın. Yani acayip ucuz filan değil. Buna rağmen Goodwill mağazaları bir zincirdir ve Amerika’nın pek çok şehrinde bulabilirsin. Bir kaç yıl önceki piyasalardaki düşme ( recession ) sırasında büyüyen ender kurumlardan biriydi. Hesap edin yani.
Niye peki? Zira kâr etmesi için ortam çok uygun. Amerika tüketime endeksli bir hayatı seven ülke. Hemen hemen her şey tüketim üzerine endekslenmiş. Bireysellikteki en belirgin özellik de tüketme alışkanlığın. Ne kadar çok tüketirsen o kadar yararlı vatandaşsındır.
Bir tür tüketiyorum o halde varım felsefesinin dibe vurma hali.

Modernizm burada birey tüketsin de yeter’e dönüşmüş durumda. Komşu ilişkileri yok, para kazanma hırsı ve ölesiye çalışma medya tarafından baştacı edilmiş durumda. Zira çarklar öyle dönüyor. Bakmayın siz çevreci yaşayanlar, yeşiller filan var ama Amerika’da laflarına, devede kulak onların oranı.

Televizyon, internet, medya ve reklam sektörünün en önemli amacı daha çok satış yapmayı heveslendirmek. Satın aldığın sürece adam yerine koyulursun. Tüket ki devran dönsün. Yok ben kendi yağımda kavrulurum, alış veriş yapmam fazla de, bak bakalım refah düzeyin ne alemde kalacak? Cyber-Monday yani Sanal- Pazartesi denilen günde bu yıl yapılan satış miktarı 3.1 milyar doları buldu. Amerika’da bir günde yapılan satış miktarı bu.

Ne kadar zenginsen, ne kadar tüketirsen o kadar kadar saygı görürsün. Yaşam biçimi buna endeksli. Aklınıza gelebilecek her konu tüketildiği, kâra geçtiği sürece önemliymiş gibi sunulur size.
Misal küçük bakkal bulamazsın pek çok Amerikan şehrinde. Niye? Küçük olan işyeri fazla kazandırmaz, zincir olan şirketler her zaman daha ucuza sattığı için herhangi bir malı, esnaf rekabet edemez onlarla.

Portland şehrinde bakkaldan çok kanser kliniği mi gördünüz? Şaşırmayın. O da bir sektör. Hem de devasa bir sektör. Kanser hastası sövüşlenecek ideal kişidir. Hastalığınız süresince size verilen PETscan, radyo terapi, kemo terapi, ağrı kesiciler, ağrı kesicilerin yan etkilerini azaltan diğer ilaçlar. Elini uzattın, kolunu kurtaramazsın misali. Sizin sırtınızdan ilaç şirketleri, sigorta sektörü, klinikler para kazanır, doktorlar da kazanır. Sağlık sektörü ise çok ciddi kazanır, o yüzden sağda solda devasa reklam tabelalarında doktor reklamı, klinik reklamı, televizyonlarda mütemadiyen ilaç reklamı yapılır durur. Siz aldığınız tedavi sonucu yaşarsanız ideal bir tüketiciye dönmüşsünüzdür, ta ki banka hesabınız suyunu çekene dek.

Mimari, otomotiv, elektronik, hatta okullar, yiyecek sektörü, aklınıza gelebilecek her Şey tüketimin çarkından geçer. Bu kadar çok hayatın içine sinerse tüketme doyumsuzluğu, sahip olmanın dayanılmaz cazibesi, bunun dışında bir hayat mümkün değilmiş gibi gözükür ortalama Amerikalıya. Diyelim orta sınıf bir Amerikalı ev aldı krediyle. Sanır ki o ev onun. Halbuki ortalama kredi bir ev için 30 yıldır. Adam o evin parasını 30 yıl faiziyle ödedikten sonra tapusu ona aittir. Aslında o zaman dek evin gercek sahibi bankadır. Kredi ordan alınır, tek bir ödemeyi geciktir bakalım, kapı önüne koyulma hız süresine aklın ermez. Ama adam öyle düşünmez. Sanır ki evi var. Buna inanmıştır. Saf filan da değildir, sanmayın ki kafası basmıyor. Hayır tüm sistem bunun üzerine kurulduğu için, o kağıt uzerinde kurduğu hayallere inanarak, ve bu ona mütemadiyen empoze edildiği için, sahip olduğunu sanıyor, kendini güvende hissediyor.

Yani aslında Amerika size hayallerinizi satan bir ülke. Mümkünmüş‘ü ( küçük bahçeli bir evim olsun, güzel bir şehirde yaşayayım fikri hemen her orta sınıf bireyinin ideal yasam biçimidir ) allayıp pullayıp bunun için deli gibi çalışmanızı öngören ve bunu da size en mükemmel hayat tarzı olarak kakalayan bir ülkedir. Yani marketing/pazarlama dehası ile günlük hayatınızı sürdürürsünüz.

Satın alma konusu o kadar içselleştirilmiştir ki satın alınan hizmet ya da ürün bile sorgulanmaz pek. Alınır gidilir. Beğenmezsen atarsın, başka bir mal alırsın onun yerine.

Sola döndüm sokakta yürümeye devam ediyorum, bu kez evler var sağlı sollu. Ya tek katlı ya iki katlı bahçe içinde evler. Her yer kuru yaprak dolu. Turunculu bir halı üzerinde yürüyormuşsun gibi hissediyorsun. Bir ben varım aheste aheste yürüyen, bir de elindeki aletle korkunç gürültüler yapan bir Meksikalı. Kulağında yeşil kulak tıkacı, elinde yaprak süpürme aleti, yerlere hava üfürüyor. Alın size örnek. Şimdi diyelim elin delisi böyle bir alet geliştirdi, iyi de nasıl satıyor bunu, anlamış değilim. Alet berbat gürültüler çıkararak, uzun bir borunun ucunda şarj edilip çalıştırılan ( elektrik süpürgesine benzeyen ) sırta takılıp kullanılan bir şey. Adamın biri genelde onunla yaprakları bir yerden diğerine üfüttürerek, süpürüyor. Hani o yaprakları sonra toplayıp ne bileyim bir çuvala koysa ya da çöpe atsa anlayacağım. Yok öyle bir şey. Bir yığın yaprak bir köşede duruyor. Gidin orta kesim ya da zengin kesim yerleşim bölgelerine, genelde bir Meksikalı bu işi yapar, yani birileri bunu yapsın diye para öder. İyi de bir rüzgar çıktı mı o yapraklar gene her yere dağılır yine. Alanlar mı salak, satan mı çok zeki anlamadım gitti. Ama ticari zeka diyelim, yani bunu pazarlayabilmiş birileri.
Tuhaf bana göre. Ama galiba bir tek bana göre, zira her yerde kullanıldığını gördüm.
Ya bunların rüzgardan haberi yok, ya da bu hizmeti satın alanların zeka düzeyinde bir eksiklik var.
Akşamüstü kağıt, kalem, elişi malzemeleri satan bir mağazaya ( Michaels ) gidiyorum. Kartpostal alacağım. Abime kart atma fikrim var. Bu arada ağabey kelimesi ne zaman abi oldu anlamadım gitti. Ben çocukken ağbi diye de yazdığımı hatırlıyorum. Peki kim attı ğ harfini bu kelimeden? Niye acaba diye düşünüyorum ne zamandır.
Biraz karıştırıyorum rafları, içinde herhangi bir yazı olmayan kart arıyorum. Burda kartlar hep yazılı, sanki millet yazı yazmayı unutmuş da kolaylık olsun onlara diye yazmışlar bir şeyler içine. Doğum günün kutlu olsun. Oğlum bir yaşında, evlilik yıldönümün kutlu olsun, cart curt. Sonunda bir boş kart alıp kasaya geliyorum. Elimi cebime atıyorum, aaa cüzdan yok, tüh arabada kalmış. Neyseki cebimde bir beş dolar kağıt para buluyorum. Kasadaki kıza parayı uzatıyorum. Genç bir kız, olsun olsun 18-20. Parayı alıyor öyle çaresiz bakıyor suratıma bir kaç saniye.
“Ama bu para” diye mırıldanıyor.
Durumun manasızlığına henüz kafam basmadığı için öylece bakıyorum kızın suratına ben de.
Utangaç bir kız, yaka kartında Darly yazıyor. Kısa saçlı, bir tutam mor perçemi var alnının ortasına düşen.
Topluyorum kendimi, acaba para sahte mi ki diye aklımdan geçiyor önce.
“Bir problem mi var?” diye soruyorum.
“Parayla ödemeye çalıştınız da bu durumda ne yapılır bilmiyorum” diyor sanki dünyanın en acayip bir şeyini yapmışım gibi.
Elinde para sağa sola bakınıyor.
Ben hala bu saçma sahnenin nasıl oldu da henüz bir komedi filmi sahnesine dönüşmediğine şaşırıyorum içten içe.
Niye kimse parayla bir şeyler satın almıyor mu ki?
Kız dahili hattan Rosa diye birini çağırıyor.
Sabırla bekliyorum. Arkamda 4-5 kadın daha var alışveriş sepetleri epey dolu. Durum giderek rahatsız bir hal alacak gibi görünüyor. Bıraksam mi ki kartı diye düşünüyorum.
Tombul sarışın Rosa geliyor. Boynundaki anahtarla kasanın altındaki çekmeceyi açıyor.
Bana biraz ters bakıp, “kimse parayla uzun süredir alışveriş yapmıyor da” diye söyleniyor.
Cevap versem mi ki diye tereddüt ediyorum önce.
“Niye para geçersiz mi ki bu dükkanda?” deyip alttan almıyorum kendimce.
Kasadan köfte parmaklarıyla üç doları birlik olarak sayıp elime verirken, “herkes kredi kartı kullanıyor genelde” diyor. Sesi öfkeli değil. Daha çok durumu izah eden bir kadının sesi gibi. Utangaç kasiyer “özür dileriz beklettiğimiz için” diyor.
“Önemli değil, ilginç tabii, iki dolarlık bir şey için bile kredi kartı kullanmak zorunda kalmamız” diyorum. Aa kesin huysuzum ben, bırak di mi orda. Yok illa dırlanacağım. Rosa cevap vermeden bana “sıradaki” diye sesleniyor kasa önünde bekleyenlere.
Çıkıyorum mağazanın dışına elimde kartpostalla.
Bu ne şimdi? Kredi kartın kadar konuş durumunun uygulamalı hali mi acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Kaynaklar:
http://www.cbsnews.com/news/americas-3-1-billion-cyber-monday-shopping-jag/
http://goodwill.com/
http://www.michaels.com

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook