Portland sinemaları

cinema

Uzunca bir süredir bisiklet gezmelerimi, Springwater Corridor bisiklet yolunu, Willamette nehrini yazıyorum. Bugün biraz değişiklik olsun, size şehrin sinemalarını anlatayım. Portland’da yaşıyor ve bira düşkünlüğünüz yoksa yağmurlu günlerde sürekli gidebileceğiniz en eğlenceli mekanlar sinemalar. Bira deyip geçmeyelim Portland şehri ‘micro-brewery’ mekanlarıyla epey ünlü aslında.

Bilginiz olsun diye yazayım şehirde an itibariyle 66 birahane ( kendi birasını üreten ) 160 çeşit kategoride 5552 çeşit bira tadabilirsiniz. Yani adamlar bira konusunda iddialılar. Benim pek ilgi alanıma girmediği için birahaneler kısmını es geçiyorum. Ama bira severseniz, bir uğrayın bu şehre derim. Bar ya da gece klüplerinden ziyade sinemaya gitmek fikir olarak bile beni heyecanlandırıyor. İki nedenden ötürü, birincisi hayatım boyunca film seyretmeyi hep sevmişimdir, diğeri ise burada sinemaya gitmek çok keyifli.
Çocukluğumda çok sık sinemaya giderdim. Büyüdüm halen değişen bir şey yok. Haftada bir sinemaya gidiyorum. Küçük bir kızken makinist Selim abinin yanında oturup bir yandan ona yardım ederken, Elif sinemasında oynayan tüm yabancı filmeleri en az üç beş defa izlemişliğim vardır. Selim abi ne iyi adamdı. İnce bir bedeni, uzun gür saçları vardı. Film koptuğunda ‘makiniiist uyuyon mu?’ diye bağıranlara inat, hiç acele etmeden filmi takardı makineye. Bense heyacanla beklerdim her seferinde acaba acele edecek mi diye. Sakin adamdı, aceleyle işi olmazdı. Hayatta mıdır bilmem. Filmler gösterimden kaldırıldıktan sonra sonra bana afişlerini verirdi. O kişi 10 yaşında bile olsa bir insanın hayallerini yıkmamak gerektiğine inanırdı. Annemden odamın dışında ancak küçük tuvalete asmama izin koparabilmiştim. Çaya gelen ev hanımı teyzeler tuvalete girdiler mi çıkmak bilmezlerdi. Tuvalet tavana dek afiş kaplı tabii, oku oku bitmez. Küçükken çok azar işitsem de annemden, evde epey bir süre eğlence konusunu olmuştur benim afişler. Gelen misafirlerden en uzun süre kim kalacak tuvalette konusu.

Portland eski bir yerleşim alanı sayılmaz kentin tarihi 1840’lardan geriye gitmez. Yani bir New York, ya da Boston gibi köklü bir tarihi yok. Bu yeşili ve yağmuru bol şehrin adı nereden geliyor derseniz hemen kısaca onu da anlatayım. 1843 senesinde Tennessee’li macera düşkünü William Overton ve Boston’lu avukat arkadaşı Asa Lovejoy dandirik bir tahtadan yapılma tekne ile Willamette nehrinde sulara bata çıka yolculuk ederlerken Portland ‘a gelirler. Doğanın güzelliğinden, ağaçların çokluğundan etkilenen Lovejoy ve arkadaşı ortaklaşa 640 hektarlık bölgeyi 25 cente satın alırlar. Nerden biliyorsun dandirik olduğunu diye sorabilirsiniz, e gittim tarih müzesine.Yahu o tekneyle yolculuk mu yapılır? Ölmediklerine şükretsinler! Görmek kesmedi beni, belgesel yapmışlar konu hakkında, onu seyrederken benim için dışıma çıktı ekrana bakarken. Yani şu macera adamı olmak kolay değil anlaşılan. Şehir yapılacak bölgede fazlasıyla ağaç bulunduğundan, bunları kestirmekten bir süre sonra yorulan Lovejoy burayı Aslen Maine eyaletinden gelen Francis W. Pettygrove’a satar. Şehre isim vermek için de yazı tura atarlar. Pettygrove yazı turayı üç defada iki kez kazanınca şehrin adı Portland olur. Hani bir zamanlar kovboy filmeleri seyrederdik ya, oradaki hikayeler üç aşağı beş yukarı tarihe uygun aslında. Hayalinizde bir canlandırın bakalım, uçsuz bucaksız arazide dolanıyorsunuz, hükümet diyor ki ‘git batıya bir yer bul, kimseye ait değilse senin olur. Böylece eline sopasını alan Batıya akın ediyor. İlk gelen 4 tahta parçasını 640 hektarlık araziye saplıyor, burası benim deyip kayda geçiriyor. Kızılderililer ise adamdan sayılmadıkları için, kimsenin ipinde değil. E ülke büyük olunca alınan yerler de devasa oluyor. Düşünsenize Türkiye’nin büyüklüğü epi topu bir Teksas eyaleti kadar. Nedense şehir isimleri konusunda tekrar yapmayı seviyor Amerikalılar. Pettygrove, Portland ismini buraya veriyor zira kendisi Maine eyaletinin Portland şehrinden. Adam tabii büyük düşünemiyor. Ne bilsin seneler sonra Nur’un az daha Oregon Portland uçağı yerine Maine Portland uçağına bineceğini. Neyse ki kalkmadan uçaktan inmeyi başarmıştım.
Gülmeyin yahu, ben mi dedim onlara iki şehrin ismini aynı yapın diye? Biri doğuda, diğeri batıda, yakın filan da değil neredeyse kuş uçuşu 4000 kilometrelik mesafe var aralarında.

Şehrin sinamaları da şehir kadar eski olmasa da ona yakın. Mesela St. Johns sineması en eskilerden 1911 de hizmete girmiş. Laurelhurst 1923’de açılmış, Hollywood sineması 1926 da, Bağdat sineması ise 1927 yılında.
Merak ettim acaba İzmir’deki en eski sinema ne zaman açılmıştır diye. Kimbilir. Açıldıysa bile halen yerinde duruyor mudur ki?

Amerika’nın diğer eyaletlerinde veya şehirlerinde göremeyeceğiniz bir sinema işletmeciliği anlayışına sahip Portland. Adamlar hem göze, hem mideye hitap ediyorlar.

Tabii ki sadece eskiler yok, yenilerden de bahsetmek gerek. Livingroom sineması favorilerimden. İsmi bile sevimli oturma odası sineması. 2006 yılında açılan bu sinema, koltuk tasarımı, renkler, rahatlık, barın şıklığı konusunda övgüye değer. Yemeğinizi yiyip, içkinizi yudumlarken keyifle film izliyorsunuz. İçkinizi, yemeğinizi ısmarlayıp ister barda bir kaç kadeh atıp atıştırın, isterseniz salona geçin filminizi izleyin, garson siparişinizi koltuğa getiriyor. Çok keyifli çok. Yine de tavsiyem bol soslu, sulu bir yemek almamanız yönünde olacak, karanlıkta döküp saçmadan yemesi zor oluyor. Barı da oldukça zengin, şampanyadan, kaliteli şaraplara, iyi kahveye dek seçim yapmakta zorlanmanız mümkün.

Yani olayı patlamış mısırın çok ötesine taşımışlar. Yukarıda bahsettiğim sinemaların kendine özgü havası ve mönüsü var. En çok gittiğim Laurelhurst ikinci kez gösterimde olan filmleri oynatır ve bilet fiyatları diğer sinemaların yarısı kadar. 4 dolara ilk gösterime girdiğinde kaçırdığınız filmi burada oturma odasındaki geniş koltuklarda oturur gibi yayılıp, elinizde taze fırından çıkmış pizza, çay, kahve ya da bira eşliğinde izleyebilirsiniz. Hatta bir kaç arkadaş gittiyseniz birayı pitcher olarak da alabilirsiniz. Yani sürahide bira gelir, devasa. Doldur kadehlere iç. Koltuklar da renk renk boyut boyut. Bir ara ısıtma sistemi epey kötüydü. Kışın battaniye götürüyordum çantamda. Koltuğa yayılıp battaniye dizlerimde film seyrederdik pizzalar elimizde.

Tevekkeli burada herkesin tombul kategorisine girmesi an meselesi. Yemeklerin güzelliğinden çok, bolluğu, porsiyonların iriliği de buna katkı sağlıyor. Tabii ki Laurelhurst sinemasının içinde pizza fırını yok ama sinemenin hemen karşısında var. Böyle olunca da taze pizza yemek mümkün. Sanırım o güzelim taze pizzalar karşıdaki pizzacıdan geliyor sinemaya.

Hollywood sinemasında hafta sonları gündüz matinesi 5 dolar. Araba park yeri çok fazla olmadığı için genelde çok kalabalık olmaz bu sinema. Binanın dışındaki işlemeler ise oldukça gösterişli. Bendeki izlenimi Hintli Bollywood tarzı kapı olsa da işin aslı iki mimar John Virginius Bennes ve Harry A. Herzog sinemanın girişindeki devasa süsleri Roma’daki Caracalla banyolarından esinlenerek tasarlamışlar 1926’da. Bu arada giderseniz bir gün, mutlaka tuvalete de uğrayın. Tuvaletteki lavabonun olduğu odadaki el oyması koltukları değme antikacı da göremezsiniz!

Kentin içinde 25 sinema var. Her sinemanın içinde bir kaç salonu da eklerseniz epey iyi bir rakam çıkar karşımıza 1.5 milyonluk nüfusa sahip bu şehirde.
Sinemalardan bahsederken Kennedy okulunu da yazmalı. 1915 senesinde kurulan bu okul sonra McMenamins tarafından satın alınıp otel, restoran ve sinemaya dönüştürülmüş. İlk başta çok yadırgamıştım doğrusu okul nasıl olur da restoran ve sinemaya dönüştürülür diye. Ancak Mission Theatre & Pub’a bir kaç kez gittikten sonra paranın gözü kör olsuna bağladım durumu.
Kabul etmeliyim ki sinema da, restoranda çok güzel işletiliyor. Yemekler leziz ve tarihi bir okulda film izlemek değişik bir duygu.

Her ne kadar her hafta ‘hadi yenilebilir bir filme gidelim’ desem de Rob’a dalga geçerekten ( İngilizcesi ‘eatable theatre’, tabii ki benim uydurduğum bir terim ) sinemayı insanlara bu kadar sevdirilebilen mekanlara dönüştürdükleri için keyifle gidiyorum. Al bir bilet, filmin hikayesi sarsın seni, daha ne? Her sinemada çay bulamasam da, o kadar kusur kadı kızında da olur artık. Bu gece Rock the Kasbah filmine gittik. Bill Murray ve Bruce Willis oynuyor. Epey güldüm, eğlendim, dahası can sağlığı. Bonus olarak da filmde Afgan bozkırları görüntüleri eşliğinde Shakira’nın “Suerte” şarkısını dinlemiş oldum.

hollywood
Kaynaklar:
http://www.portlandbeer.org/breweries
http://www.pdxhistory.com
https://en.wikivoyage.org/wiki/Portland_(Oregon)
http://www.naosmm.org/confer/port-or/history.html
http://www.historynet.com/oregon-trail
http://www.laurelhursttheater.com/about.php
http://hollywoodtheatre.org/about/mission-history/
http://www.mcmenamins.com/BagdadHistory
http://www.stjohnscinema.com/about.php
http://pdx.livingroomtheaters.com/about_us.cfm
https://en.wikipedia.org/wiki/Category:Theatres_in_Portland,_Oregon

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook