Sararan yapraklar

beat cancer

Sararan yapraklara aldırmadan ceketimi giyip kapının önüne atıyorum kendimi. Sonbahar geldi buralara. Hafif bir rüzgar esiyor. Hava iyice soğumuş ve sokak pek sessiz yine. Olsun henüz yağmurlar başlamadı daha. Yeni doğan güneş, ben ve sokak sabahları buluşmaya devam ediyoruz. Kafama bir bere taksam da, ayağımda kalın çoraplar olsa da, illa dışarıda güneşin doğuşunu izleyeceğim. Elimdeki kahve fincanını yere bırakıyorum. Sincaplar yok piyasada. Belli ki uykudalar. Üç adım ötemdeki ağaçta kavgacı kargalar gürültüyle daldan dala atlayıp ağız dalaşı yapıyorlar. O ne çirkin ses öyle? Bu kadar mı cırtlak olur bir kuşun sesi? Sokak da pek sessiz, sanki kafamın içinde ötüyorlar. İçime daral basıyor. Kalkıp kavak ağacının altına dikiliyorum.
“Kafamı şişirdiniz, susun bakayım, bu ne sabah sabah paylaşamadığınız? Adım başı ağaç var sokakta, paylaşın dalları çok mu zor yani?”
Cık cııık cıık diye söyleniyorum.
Tıs yok. Sustular.
Sükunetle güneşin parıltısını izliyorum, ağaç yapraklarının ışıltıyla turuncu renklerinin altın sarısına dönüşünü seyrediyorum.
Doğa ne güzel, her sabah orda sizi kucaklıyor. Güne nasıl başlayacağın içinde biriktirdiğin keyfin dışa vurması değil mi zaten?

Yağmur sezonu başlamadan güneşi fotoğraflara hapsetmek istiyorum.
İçerinden fotoğraf makinemi alıp atıyorum kendimi sokaklara. Bir başına yürüyorum, renklerin peşinde. Yerdeki mantarlardan, 1935’de inşa edilmiş iki katlı ahşap evin geniş bahçesindeki sarı, pembe açmış çiçeklerini, kaldırımın üzerindeki lavantaları çekiyorum.

Aklıma iki kış önce kar yağdığı o gün geliyor. Nehre doğru yokuş aşağı yürüyorum. Kemo terapiden hırpalanmış bedenim yorgun ama aklım sokaktaydı. Her zamanki gibi sabahın köründe uyanmış, perdeyi açıp sokağa bakmıştım aşağıya inmeden. Her yer bembeyazdı.
Ağrılardan sızlayan kemiklerime kulağımı tıkayıp çabucak kalın giysiler giyinmiştim. Bir torbaya modellerimi doldurup, penguenler ve kutup ayısını itina ile cebime atmıştım. Bir elimde monopod diğerinde fotoğraf makinem karlara bata çıka nehir kenarına varmıştım. Tek tek penguen figürlerini karların içinde dizip kış manzaralı fotoğraflar çekmiştim.

Benden başka kimse yoktu sokaklarda. Nasıl keyif almıştım o günden. Halbuki bitkindim, her gece acı çeken bedenimi yatağa taşımaktan yorulmuştum. Yaşama dair her şeyi sorgular olmuştum. Belki de yolun sonuydu. Üç yıl ünce kaybettiğim annemi daha çok düşünür olmuştum. Bir yandan seviniyordum, iyi ki yaşamıyordu, çok üzülürdü beni acı çekersen görseydi. Öyledir zaten, insanın en çok annesi böyle derinden sever. Kızsa da, küsse de yavrusunu en çok düşünen hep annelerdir. Gece ağrılardan inlediğim zamanlarda aklımda sadece annem vardı. Hep bana ‘geçeçek bunlar da kızım’ dediğini hayal ediyordum. Annem bedenen yanımda olmasa da yüreğimin içinde hep benimleydi.
Kemo bittikten tam iki gün sonra salonda yer yatağında yatarken gözümü açtım halsizce. Kül beyazı rengim, yuvalarına kaçmış gözbebeklerimi tavana dikmiş kafamdaki uğultu azalsın diye bekliyordum. Bir çift yeşil göz endişe ile bakıyordu suratıma.
“Are you OK?” ‘iyi misin?’ diye sordu Rob.
Boğazımdan bir hırıltı çıktı önce. Derin bir nefes aldım. Gözüm tül perdeye takıldı. Öyle bir kaç dakika perdeye baktım cevap vermeden önce.
“We need to wash sheers, they look dirty”
‘Tül perdeler kirlenmiş, yıkamalıyız’ dedim yavaşça. Rob’ün yüzü sevinçle aydınlandı.
O gün bugündür, bana ‘ben zaten senin ölmeyeceğini o gün anladım, perde yıkamayı düşünen kadın ölmez’ diyor.
Halbuki adam bilmiyor ki, ben anamın kızıyım, bizim evde temizlik her şeyden önce gelir! Neyse şimdi bunu elin Kızılderilisine anlatmanın alemi yok.

Aklıma düşen her kötü düşünceyi kendi kendime projeler yaratarak bertaraf ediyordum. Hayatımda ilk kez beni ne iyi hissettiriyorsa onu yapmaya çalışıyordum. Her gün seyrettiğim stand-up komedilerle eğlenip, son derece az olan enerjimle mümkün mertebe fotoğraf çekiyordum.
Adsız alkoliklerin bir sloganı var: “One step a time”, ( her seferde bir adım ) ilk duyduğumda çok garip gelmişti. Belki de alkolik olmadığım için anlayamamıştım. Oysa şimdi bunu kendime uyguluyordum.
One photo a day / her gün bir fotoğraf şeklinde proje yapmıştım. İşe yaradı. Zaten iki poz çekecek halim de yoktu o günlerde. Tüm kemo terapi boyunca çektiğim fotoğraflardan iyi bir albüm yaptım sonuçta. Hayatta kaldım. İnsanın hayatında bir ya da bir kaç tutkuyla sevdiği, yapmaktan zevk aldığı uğraşı olmalı. Benimkisi fotoğraf çekmekti. Buna film seyretmek ve kitap okumayı da katıp olabildiğince ağrıdan çok yaptığım aktivitelere konsantre oldum. İşe yaradı.

Nehir kenarındaki bankta oturup koyu gri tüylerini güneşte kurutan karabatakları seyrettim. Bir zamanlar elimde monopod ile zorlukla yürüdüğüm yokuşu bir solukta çıkıverdim. Kötü anlara takılıp kalmamak gerek, güzel günleri düşünmeli. Ben düşünmekten öte giderek, kendimi mutlu etmek için çok çaba harcadım. Önemli olan çaba harcamanız, gerisi bir şekilde geliyor.

penguenler

Referanslar:
https://www.facebook.com/cervicalcancerinfo
http://www.nurweb.biz/cancer/

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook