Shotgun evleri

shotgun-house

Cheri arabayı yavaş yavaş sürüyor sokaklarda. Sadece bir saatimiz var, sonra işe gidecek. Ben arabanın penceresini açmış, ceketimi destek yapıp fotoğraf makinesini üzerine dayamış, mümkün mertebe titretmeden civardaki evlerin resmini çekiyorum. Hava sıcak, Ekim başı olmasına rağmen vardır bir otuz derece. Niye ceket taşıyorsam yanımda, burası Portland değil ki, durduk yere serinlesin, yağmur yağsın.
Arabadan çekim yapmak hiç ideal değil ama buraya otobüsle nasıl gelinir bilmiyorum, hoş otobüs var mıdır onu da bilmiyorum ya. Amerika’da böyle, bir sürü şehirde otobüs hattı varsa bile, çok sınırlı bir bölgede çalışır, her yere gidemezsin. Araban yoksa şehri görebilmek için ya araba kiralaman gerekir ya da taksiyle gezmen. Hele benim gibi sokaklarda yürümek istersen durum daha da vahimleşir. Kaldırımın olmadığı, sokakta insanların gezmediği sanki terk edilmiş havası veren boş mahalleleri görmeye hala alışamadım, tuhaf geliyor.

“Nereye gidiyoruz?” diye soruyorum bir yandan tek katlı küçücük bahçeler içindeki altı tuğla, üstü ahşaptan yapılmış evlerin arasından geçip giderken.

“Bunu görmen lazım seni Portland’a götüreceğim.” diyor, keyfi pek yerinde bu sabah. Kısa sarı saçları açık pencereden giren rüzgarla savruluyor.
“Portland mı? E ben ordan geldim iki gün önce zaten? Louisville’de de mi Portland var” diye soruyorum. Bizdeki Karşıyaka gibi bir isim bu. Bir sürü deniz kentinde bir Karşıyaka bulmak mümkün. Portland’da bunun gibi, liman, iskele anlamına gelen port kelimesinden türetilmiş. Böylece limanı olan kentlerde semt ismi olarak kullanılması yaygın.
“Ne özelliği var bu Portland’ın?
“Shotgun houses” diyor.
“Nasıl yani? diye soruyorum. Ne biçim isim bu diye düşünürken.
Geniş bahçeler içinde kocaman evlerin olduğu sokaklar çoktan ardımızda kaldı, simdi geçtiğimiz yerdeki evler kibrit kurtusu gibi uzun, ince mekanlar, yanyana dizilmişler. Sokaklar da, kaldırım da biraz bakımsız. Araba eski asfaltın üzerinde sarsıla sarsıla ilerlerken çektiğim fotografların berbat olacağını tahmin ediyordum. Bu kadar sarsıntıda doğru düzgün fotoğraf çekmek imkansız. Tahmin ettiğim gibi Ohio nehrine doğru ilerliyoruz. Portland bu bölgeye verilen bir ad. Evlerin çoğu toprağın üzerindeki tuğla üzerine inşa edilmiş yarıya kadar, diğer kısmı ise ahşap. Kiminin bir kaç merdivenle çıkılan verandası var. Bunlarda tavandan sarkan iki kişilik salıncaklar var, bazısında ise hasırdan koltuklar. Kimilerinde kapının girişinde beyaza boyalı sütunlar, çatıdan pencereye, kapıya doğru uzanan ahşap ya da alçıdan yapılmış süslemeler görülüyor. O kadar bakımsız olmasalar, bayağı göze hoş görünüyor diyeceğim ama yıpranmış boyalar, çürümüş tahtalar binaların güzelliğinden çok bakıma ihtiyacı olduğunu vurguluyor.

“Biz burda öyle deriz, ismi bu. Zira bak bu evler o kadar düzdür ki, ön kapıdan av tüfeğiyle ateş etsen, kurşun hiç bir duvara çarpmadan arka kapıdan çıkar. O kadar düz yani!”

“İlginçmiş” diyorum. Bu bana tamamiyle mantıksız gelse de. Yani evin düzlüğünü niye ateş ederek ölçeyim, deli miyim ben? Bunlar şerit metre kullanmayı bilmiyorlar mı ki? Hadi evde şerit metren yok, mezura da mı yok yahu? Ne diye ateş edesin? Şehir efsanesi olmasın bu?

Epey bir turluyoruz, dar uzun evlerin bulunduğu mahallelerin arasında. Mavi boyası eprimiş bir evden, zenci ufak tefek bir adam çıkıyor. Varendadaki tahta sandalyeye oturup bir sigara yakıyor biz kırmızı ışıkta beklerken. Evlerin süslemeleri, de renkleri de farklı. Owen sokağından yavaş yavaş geçerken Cheri’ye dönüp ‘sen beni burada indir, bir tur at gel, en azından şu kırmızı olan binayı çekeyim’ diyorum.
Olur anlamında kafasını sallıyor.
Ben arabadan inip dar sokakta evin çevresinde dolanıyorum elimde fotoğraf makinem. Bu gözüme farklı görünüyor. Sadece bakımlı halinden, kıpkırmızı boyanmasından ötürü değil, farklı bir model bu. Girişinde veranda yok ama tente asmışlar kapıyla pencerenin uzerine. Biriket çatının altında da bembeyaz süslemeler var. Sokağın köşesinde, küçük bir bahçe içerisinde, yandaki evle arasında tahtadan çit de yok, yemyeşil çimenler var. Evin arkasında ise yarım kat daha var. Kırmızı boyalı tuğlaların üzerinde beyaz küçük pencereler çok sevimli görünüyor. Ev tek katlıdan ziyade bir buçuk katlı. Arabanın korna sesini duyunca aceleyle yeniden yola çıkıp öndeki koltuğa atlıyorum. O sokaktaki diğer evler buna göre daha bakımsız.

shotgun evi

Arabada muhabbet ede ede yeniden Cheri’nin yaşadığı binaya varıyoruz. Beni kapıya bırakıp işe gidiyor. Anahtarı paspasın altından alıp kapıyı açıp içeri giriyorum. Demek filmelerde olmuyormuş sadece diye düşünüyorum. Gerçekten de insanlar evlerinin kapısını kilitlemeden yaşayabiliyorlar. Tabii ki onların oturduğu semt orta sınıf Amerikalıların yasadığı bir yer. Ama yine de kapı bile kilitlemeden yaşayabilme şehir içerisinde rahatlatıcı bir duygu diye düşünüyorum. Shotgun evlerine ise daha çok fakir mahallesi denilebilir.
Yeniden sokaklarda dolaşıp çekim yapmaktansa mutfağa gidip yemek yapmaya karar veriyorum.

Kimse evde yok. Çocuklar okulda, Teri de Cheri de işteler. Sabah aşağıdaki markete gidip alışveriş yaptığım malzemeleri tezgaha çıkarıyorum.

Bu dairenin tavanı epey yüksek. Kalın tuğladan duvarlar içeriye ısıyı pek geçirmiyor, serin biraz. Mercimekli köfte yaptıktan sonra kocaman balkona geçip beyaza boyalı salıncağa oturuyorum. Aklımda arabayla gezdiğimiz sokaklar var. Shotgun evleri hakkında okumaya başlıyorum merakla. Böylece sadece tek katlı değil bir buçuk, iki katlı, hatta çift bina evlerin de olduğunu öğreniyorum. Hepsine değişik isim bile vermişler; tek katlı shotgun evi, bir buçuk olana Camelback, deve sırtı denmiş. İki tanesini yan yana koyup tek çatıda birleştirilerek inşa edilene de çift shotgun demişler.
İyi de niye shotgun ismi verilmiş diye araştırırken, iki teoriyle karşılaşıyorum. Her ikisi de akla yakın geliyor. Birincisi eğer ev ( 12 feet ) 3.5 metre cephe üzerinde inşa edilirse vergi indirimi olacağı şeklinde. Gerçi bir kaç tarihçi bunun doğru olmadığını savunuyorlar. Buna dair kesin bir bilgi bulamamışlar. Her ne kadar vergi indirimi olmasa bile burada evin vergisi bizdeki gibi metrekare üzerinden hesaplanmıyor. Ön cephede ne kadar yer tutuyorsa buna göre vergi ödeniyor. Yani 3.5 metrelik evin vergisi düşük, ev küçük olmasa bile, zira bu evler 3 odadan 5 odaya dek farklılık gösterebiliyor. Aynı ev dar uzun değil de geniş bir araziye inşa edilse iki katı vergi ödeyecek. ‘Haa’ diyorum, bizdeki 1.kordondaki apartmanlar gibi. Deniz manzaralı diye fiyat artar, daire küçük olsa bile. Apartman dapdardır ama bir pencereden deniz görülür diye fiyat bindirilir. Düşününce mantıklı geliyor. Bu evler de zaten taa 1800’lu yıllarda inşa edilmeye başlamış genelde nehir kenarlarında, e tabii nehir manzarası pahalı, ya da cadde gören ev aynı şekilde. E yaparsın bir oda caddeye bakar, içe doğru uzayan evler, tren gibi, al sana hem manzarası güzel, hem de ucuz ev. Fena fikir değil yani.

İkinci teori ise bu evin ilk insa edenlere dair. Bunlar Karayip adalarından gelen siyahiler aslında. Haiti’nin başkentinden Port-au-Prince’den 1810’ lardan itibaren New Orleans’a gelenler oradaki ev tarzına benzer binaları burada da inşa etmişler.

Haiti 1800’lu yılların başına dek Fransa’nın sömürgesi idi. Afrika’dan getirilen köle zenciler önce adalarda yaşarken pek çoğu daha sonra Louisiana’ya gelip yerleşiyor. Sadece ticaret yapılan gemilerde çalıştıklarından değil, adamlar can derdinde. Tarihi iyi okumak gerekiyor. Hem ilginç şeyler öğreniyorsun, hem de tarihin her dönemde ne kadar tekrar ettiğini anlıyorsun.
Gelelim o günlere Haiti’ye 1788’ de ki nüfus sayımı rakamlarına göre adada, 28,000 beyaz, 22,000 özgür siyah, 500,000 civarında da köle var.

Ya ne oldu hani shotgun evlerini yazıyordun demeyin şimdi, şu tarihi bilgiyi yazmazsam çatlarım. Karayip denizinin ortasındaki epi topu 27,750 kilometre karelik bir ada bu. Komşusu Dominik ile 275 kilometrelik bir sınırı var.

Jean-Jacques Dessalines aslen Afrika kökenli bir siyahi, Fransız ordusunda asker. Epey de başarılı, teğmenliğe dek yükseliyor. Saint-Domingue’de (Dominik) Fransa adına İspanyollarla savaşıyor. Bununla da kalmayıp adada hakimiyeti sağlayıp kölelerden oluşan tarihteki ender orduyu da kurup başına geçiyor. Ender çünkü ordu sadece siyahilerden oluşuyor. Bu kısmı çok eğlenceli, kendine governor-for-life diyor, yani ömür boyu başkan. Tanıdık geldi mi size? Hayat işte ne yapacan! E peki sonra ne oluyor. Adam kendine güveniyor ya, Napolyon’a kafa tutuyor. O da yetmiyor yandaki Haiti’ye de göz dikiyor. 1802’de başlayan savaş 1804’de sona eriyor. Dessalines savaşı kazanıp kendini Haiti imparatoru ilan ediyor. Beyaz Fransızlara güvenmediği için 1804’de Haiti soykırımını yapıyor. Çoluk çocuk demeden adadaki beyazları katlediyor. Siyahın beyaza yaptığı bir soykırım yani. Adayı tek ulus altında siyahiler yönetmelidir deyip beyazların mallarına da el koyuyor. Hızını alamamış olmalı ki beyazlarla evli siyahileri de katletmeye başlayınca Haiti’den kaçan binlerce siyahi soluğu New Orleans’da alıyor.

Shotgun evlerinin anlamına dönmeden önce meraklısına yazayım ne oldu peki bu Dessalines denen ulusalcı, bağımsız Haiti’nin kurucusu adama derseniz, 1806’da başkent Port-au-Prince şehrinde öldürülüyor. Yani hayat boyu imparatorluğu sadece iki sene sürüyor. Bence birilerinin ahını fazla aldı adam.

Neyse gelelim konumuza, shotgun evlerine; bu adadan kaçan yerlilerin hepsi aynı dili konuşmuyorlar. Haiti ve Dominik’te yaşayan Arawak kabilesinin kullandığı dil biraz farklı. Kurulan evler birbirine benzerken buna ne ad verildiği sorulunca kendi dillerinde ‘to-gun’, yani “place of assembly” birlikte oturulan yer diye cevap veriyorlar. Onlar to-gun derken Amerikalı bunu ‘shotgun’ olarak anlayıp ev stiline de bu adı veriyor.

1803 senesinde New Orleans’da 1355 özgür siyah varken, bu rakam 1810’da 10.500’e ulaşıyor. Beyaz sayısı da 4500 civarında kalıyor. Nerede barınacak bunca insan? İnşaat faaliyetleri artıyor doğal olarak. Gelenler göçmen, parasız siyahiler, yani ucuz ev yapmalı. Böylece Haiti’deki evlerin benzerini Creole siyahileri birbirini ardına mahalleler kurup yerleşiyorlar. Bu stil evlerin yapımı ucuz ve basit olduğu için, o bölgede yaygınlaşıyor.

Peki bu tarz evler Amerika’nın her yerinde var mı? Yok. En çok New Orleans, Louisiana, civarında görülse de Texas, Mississippi, Alabama, Georgia, Florida ve Louisville, Kentucky’de de bu evleri bulmak mümkün. Yani Amerika’nın güneyinde sadece. Açtım Amerika haritasını baktım niye buralarda diye. Mississippi nehri civarındaki daha çok siyahilerin yaşadığı bölgelerde, sıcak iklimde inşa edilmiş bunlar. Nehirde gemi ticareti çok önemli tabii 18. ve 19. yüzyıllarda. Gemilerde çalışan köleler, sonra da işçiler de kendi hayat tarzlarını kendi kurdukları mahallelerde geliştirmişler. Hatta shotgun tarzı ev stiline Ingilizce’de Vernacular mimari deniyor. Yani klasik anlamda bir mimarlık eğitimi almadan yapılan bina stilleri.
1920’lerde işçi sınıfı bu evlere yerleşip modelleri biraz daha geliştirip süslese de ( özellikle Fransız mimarisinin dekorları pencere pervazlarına, kapı girişlerine ve çatı kenarlarına eklenmiştir. Varendalara dikilen zarif sütunlar da bunun bir göstergesidir ) 1950’lerden sonra yine fakirliğin sembolü olarak kabul görüp gözden düşmüş.

Tam ben New Orleans’daki shotgun evlerinin resimlerine bakarken, elinde iki bardak Cheri balkona gelip yanıma oturuyor. İçeriden yumuşacık nameleriyle çello sesi geliyor.
Bardağın birini bana uzatıyor. Kızlar dönmüş okuldan diye düşünüyorum. En son beş yaşında gördüğüm sarışın, minik sevimli kız çocuğunun genç kıza dönüşüp harika çello çalıyor olması gerçeği yaşlandığıma işaret olsa da kendimi mutlu hissediyorum onlarla birlikteyken.

Tam ben “ne içeceği bu” diyecekken, Teri balkona çıkıyor elinde kocaman bir tabağın içerisinde mercimek köfteleriyle.

“Köfteler çok leziz diyor aksanlı Türkçesiyle, bardağı işaret edip “Madem Kentucky’desin burbon içmelisin” diyor. İçkiden zerre anlamam, üstelik içmem de pek ama ‘her şeyi en az bir kez denemeli’ mottosuna takılmışım.
Salıncakta sallanırken burbon içiyoruz hep birlikte. Bir yandan mercimek köftesi yiyip içkisini yudumlayan Teri’ye soruyorum shotgun evlerini. Kız kardeşimin var bir tane, kiraya veriyor her yıl” deyip devam ediyor konuşmasına. “Tupelo’ya gidelim bir gün, Mississippi’ye. Araba yolculuğu yapalım eski günlerdeki gibi.”
“Ne var ki Tupelo’da?” diyorum.
“Elvis Presley’in doğduğu evi ziyaret ederiz. Onun doğduğu ev de bir shotgun” diyor.

“Niye olmasın belki bir gün gideriz” diyorum. “Yarın nereye gidecektik?” diye soruyorum.
“Keenland” diyor Cheri, “at yarışlarına, yazık ki büyük derbiyi kaçırdın ama en azından Lexington’a gidip güneyde bahse girmelisin” diye ekliyor bardaktan koca bir yudum alıp.

“Siz nereye, ben oraya, gidelim madem” deyip içkinin tadını çocukken içtiğim öksürük şuruplarına benzettiğimi söylemiyorum. Ne gerek var.

Meraklısına Notlar:

Shotgun houses: Türkçeye tüfek stili evler diye çevrilebilir. Dar uzun bir alan üzerine inşa edilen ev stili. Evin cephesi 12 feet/3.6 metreyi geçmiyor. Kimilerinde ön kapı girişi oldukça süslü. Genelde sokağa bakan giriş kapısında küçük bir veranda olan, bir ya da iki pencereyle içerisi aydınlatılmış. Temel torpağın içinden ziyade üstünde bulunan biriketler üzerine inşa edilmiş ev tipi. Evin altındaki boru tesisatıni tamir etmek de böylece kolay hale gelmiş. En belirgin özelliği evde koridor olmaması. Odadan odaya geçiş oda içeriden açılan kapılarıyla sağlanmış. Ön ve arka cephedeki kapılar sayesinde ve de yüksek tavanlar ile havalandırma sorunu çözülmüş. Genelde yan duvarlarda pencere bulunmuyor. Evlerin garajı da yok. Zaman içerisinde biraz değişime uğramışlar. İlk yapılan evlerde Afrika motifleri, desenleri duvarları süslerken, sonraları Fransız etkisiyle ahşap motifler cepheye eklenmiş, gingerbread desenleri çatıya yakın bölgeyi süsler hale gelmiş. Parası olan ferforje demirleri pencerelere, verandaya monte etmiş.

Photo credit Wikipedia Common
Shotgun evi ve planı

Kaynaklar:
http://www.nationsencyclopedia.com/economies/Americas/Haiti.html#ixzz3u39YeId2
http://www.hartford-hwp.com/archives/43a/100.html
http://www.wired.com/2015/08/overlooked-architecture-thats-hip-new-orleans/
http://www.popsugar.com/home/Architecture-Styles-Shotgun-House-1017383
http://www.greatbuildings.com/buildings/Shotgun_House.html
http://www.datacenterresearch.org/pre-katrina/tertiary/shotgun.html
https://en.wikipedia.org/wiki/Shotgun_house#/media/File:Elvis%27_birthplace_Tupelo,_MS_2007.jpg
Afro-American folk art and crafts by William R. Ferris

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook