Sincap ya da tarla faresi

squirrel

Bu aralar herkes kanserle savaştığımı sanıyor. Bana verilen tavsiyelerin, önerilerin haddi hesabi yok. Herkes elinden geldiğince bildiklerini, duyduklarını paylaşıyor. Kimisi seyrettiği filmi anlatıyor, kimisi hayatında tanıdığı kanseri yenen kişileri örnek veriyor. Tabii ki güzel bir şey insanın sevildiğini bilmesi. Onların moral verici çabalarını minnetle kabul ediyorum. Ancak şu da bir gercek ki aslında şu sıralar benim en büyük derdim kanser değil. Hatta kanseri dert olarak bile görmüyorum diyebilirim. Avuç içi kadar bir bahçem var, ve ben inatla o bahçede sebze ve çiçek yetiştirmeye çalışıyorum. Yetiştirme konusunda zorluk yok, tohumdan ne eksem çıkıyor. Özenle onları saksılara ekiyorum. Tohumun yetişmesi için gerekli olan ısıyı bile ayarlayıp, her gün sulayıp, topraktan fışkıran minik yeşil bitkilere gözüm gibi bakıyorum. Buraya kadar her şey güzel. Sonra onları daha büyük saksılara dikip, bahçeye yerleştiriyorum. Tam da burada iş sarpa sarıyor. Güzel fidelerimli seyrederek en fazla iki gün keyif çayı içebiliyorum bahçemde. Sonrası sinir harbine dönüyor. Zira ya sincap ya tarla faresi gelip benim bitkileri yiyorlar afiyetle.

Bahçemde toplam 80 saksı var. İçlerinde, nane, maydonoz, kekik, roka, fesleğen, adaçayı, dereotu, keklikotu, lavanta, papatyanın yanısıra bir yığın da çiçek. Yere ise domates, biber, soğan, pırasa ve salatalık ektim.
Tabii ekmekle bitmiyor ki, bu bitkilerin yetişmesi için güneşli havalar, sulamak gerekiyor ve de en önemlisi böcek ya da diğer hayvanlar tarafından yenilmemesi lazım. Benim ev yanyana 10 bahçeli evden bir tanesi. Sokağın sonu nehirde bitiyor. Portland’da su sorunu yok, zira iklim Karadeniz gibi, epey yağmurlu. Su da ucuz. Güneşli günlere özlem duysam da yazları burası İzmir’e nazaran çok daha serin. Bu da kırkını aşmış bir hatun icin ideal. Terlemeden gez toz, bahçe keyfi yap, bisiklet sür tüm yaz.

Bahçemde oturup arada keyifle çiçeklerime, bitkilerime bakarak kitap okumayı seviyorum. Sabah ilk işim kalkar kalkmaz bahçe kontrolu yapmak oluyor. Bakalım bugünkü zaiyat ne alemde diye. Ya yeni ektiğim taze filizlenmiş çiçekler yenmiş oluyor, ya da biber saksılarındaki biberlerin yaprakları kemirilmiş.
Geçen haftaların birinde hiç üşenmedim, minik sopalara naylon torbaları yırtıp bağladım belki sincap korkar diye. Sonuç ne oldu peki? Ertesi gün sincap efendi sopaları yere atmış, hatta birinin ucunu kemirmiş. Maydonoz saksını traşlamış bir güzel. Obur hayvan ne olacak.

Ettiğim küfürleri duysanız, kim bu ağzı bozuk gemici dersiniz. Valla ben bile şaştım küfür dağarcığımın genişliğine. Dört dilde ( Türkce, İngilizce , Almanca , İspanyolca ) ardı ardına sıraladım kötü kelimeleri sincap iplemese bile.

10 gün önce bir sabah kahvaltı yapıyorum, gözüm camdan balkon kapısına ilişti. Sincap balkonda bana önce popusunu salladı, sonra ağzında yeni ektiğim çiçekle hoplaya zıplaya yandaki bahçenin ağacının dallarına tırmandı. Resmen benimle kafa buluyor hayvan!

Tamam dedim kendi kendime, bu kadar iyi niyet yeter. Sincapı bahçemden kovmak için denediğim zararsız tüm yöntemler yetersiz kaldı. Lütfen bu yöntemleri şu sayfada okuyunuz: http://www.nurweb.biz/bahceli-hayat/ .

Benden bu kadar sincap efendi. Sen bu civarın hayvanı olabilirsin ama ben de hemen pes edecek hatun değilim. Göze göz dişe diş durumlarına hazır ol.
Hemen plastikten yapılmış seraya koydum biberleri, yenmesine kıyamadığım çiçeklerimi. Baktım seranın naylonu kısa, sincap ya da fare girebilir açıkta kalan yerlerden, tüm serayı telle kapattım. Hangisinin yediğinden emin değilim ama her ikisini de civarda gördüm.
Aşağı yukarı üç gün mutluydum diyebilirim. Ta ki 4. gün yine biberlerimi kemirilmiş buluncaya dek.

Sinirim tepemde ne yapsam diye düşünürken, seranın içine fare zehiri koymak geldi aklıma. Gittim aldım iki tane yerleştirdim çiçeklerin yanına. Ertesi sabahki rapor? Zehrin yanındaki çiçekler yenmiş, hatta hızını alamamış hayvan, balkondaki taze soğanları da köküyle birlikte mideye indirmiş.
Yahu benim bahçede bir minyatur Godzilla filan mı var da ben görmüyorum?

Derken iki gün önce bir firmanın kataloğunda Polikarbondan yapılmış iyi bir seranın indirimde olduğunu gördüm. Dun ablamla Facetime ile konuşurken bu serayı alsam mı, almasam mı diye fikir danıştım. Sera benim bahçe için oldukça büyük , anca yarısı kadarını kullanmak isterdim ama o model de yok. Amaaan dedim üç kuruşluk biber icin 200 dolarlık sera almanın mantığı yok. Hemfikir olup sera almanın gereksizliğinden dem vurduk.
Peki ne oldu? Dün gidip serayı satın aldım! Şimdi Rob ile birlikte serayı ikiye kesip kuracağız. Yani bu kemirgenin beni düşürdüğü duruma bakar mısınız?

Sera almaya giderken bir taraftan da uzun yıllardır görüşmediğim bir arakadaşımla mesajlaşıyorduk Facebooktan. O bana kanser konusunda okuduklarını yazıyordu. Israrla bir tür oruç gibi yapılan, yemek yemeyip, sadece su içilen bir kürden bahsediyordu. Onun bir arkadaşı kanser tedavisinden önce bu kürü uygulamış, kendisinin de bu kürü sağlığı icin uyguladığını yazıyordu. Bir ara bana yemek yemenin bir zihinden gelen uyarı olduğunu yazıp ‘Günde üç öğün yemek aslında bir bağımlılık dedi’.

Obez olanların böyle bir bağımlılığı var tabii ki diye geçirdim içimden ama normal kiloda olan birine bağımlı demenin abartı olduğunu düşündüm. 8 aydır 2-3 saatte bir azar azar yemek yiyen biri olarak kendime ‘bağımlı’ diyemem ki. Tabii bir de kanser tedavisi boyunca iskelete dönüşen insanları gören ben, kemo odasında önce Meksika yemekleri yiyen, sonra tatlı olarak karpuz yiyen de bendim. Bu arada millet kilo verirken ben yediğim proteinli yiyecekler sayesinde 5 ayda 3 kilo bile almayı başarmıştım. ‘Yok canım’ dedim ‘ne bağımlısı’, bir yandan da eve gelince çayın yanına kurabiye pişirmeliyim diye düşündüm. Serayı bir kurayım bak ne güzel kiraz domatesler, çıtır salatalıklar, tatlı çilekler yetiştireceğim diye hayal ettim. Bağımlı filan değilim canım, organik yiyeceklerin sincapların ya da tarla faresi tarafından tüketilmesine karşıyım.

sera

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook