Siz hiç duvara tosladınız mı?

mektup

Aylar önceydi, duvara toslamıştım. Dibe vurduğum andı. Böyle şeyler şişenin dibini bulma misali alkoliklere olur sanırdım. Hem fiziki anlamda, hem de ruhani olarak çöktüğümü hissettim. Oysa ki ben hep kendime güvenmişimdir. Bu hale düşeceğimi hiç hesaba katmamıştım. Hayatın insana ders vermesi böyle bir şey olmalı. Karma bir köşede sıkıştırmış seni, yüzüne pis pis sırıtıp ‘nasıl yakaladım ama?’ diyor.

Üç yıl önce işimi gücümü yapıyordum her zamanki gibi. Biraz yorgun hissetsem de pek önemsemedim. Çok çalışıyorum ondandır dedim.
Kendime hep, daha çok yürüyüş yapmalıyım, daha iyi beslenmeliyim, bilgisayarın önünde daha az oturmalıyım gibi şeyler diyordum.

Sonra geçmek bilmeyen inatçı bir ağrı başladı karnımın sol tarafında. Bir kaç ağrı kesici alsam da geçmedi bir türlü. Masaj yaptım, bitki çayları içtim, diyet yaptım hiç bir fayda etmedi. Sonunda pes edip doktora gittim. Bir kaç test sonrası bana serviks kanseri olduğumu söylediler.

Bu haberden sonra hayatım dramatik bir biçimde değişti. 35 radyo terapi ve 6 kemo kürü aldım. Zordu ama atlattım sonunda. Kemo sırasında söz vermiştim kendime, bundan sonra hayallerimi ertelemeyecektim. Ne planladıysam hemen uygulayacaktım. Kemo terapiyi bitirir bitirmez bilet aldım. İki ay sonra Alaska’ya gemi turuna gittim. Harika geçti.

Döndüğümde petscan sonucu temiz çıktı, kanseri yenmiştim. Bu habere çok sevindim tabii ki.

Mutluydum, işime geri dönüp çalıştım yine. Yeni seyahat planları yaptım. Kendimi yorgun hissetsem de bir aylık bir tura çıktım. Bu kez Hollanda, Yunanistan ve Türkiye’ye gittim. Ancak umduğum gibi geçmedi. Tüm yolculuk boyunca ishaldim. Sorun bana Amsterdam’daki genel tuvaletleri, hepsini biliyorum, o derece berbattı diyebilirim.

Yolculuğun sonunda Istanbul’dan Amsterdam’a uçarken tekerlekli iskemlede oturmak zorunda kaldım, zira yürüyecek halim kalmamıştı. Bir şeylerin ters gittiği barizdi. Portland’a vardığımda kilo vermiş, yorgun, karnımda giderek artan bir ağrı vardı.
Hangi doktorun beni görmesi gerek konusunda fikir tartışmaları sırasında ağrı derecem 9’u bulmuştu. Şimdiden yazayım 10 üzerinden 9 dayanılacak bir ağrı değil. Hastaneye yatırdılar. Üç gün boyunca verilen morfin beni serseme çevirmişti. O günler kafamda silik birer hatıra kaldı. Bu arada 3 günlük hastane faturası da $17.000 olarak bütçede ciddi bir delik açtı. Lüks otel gibi, ama yatak berbat, resmen belim ağrıdı o yatakta yatmaktan, hiç tavsiye etmem.

Yapılan biopsi sonucu kanserin geri geldiğini ögrendim.
Çinli doktorum hastane odama geldi.
Yari uykulu, karanlıkta serumun bağlı olduğu makinenin hafif uğultusunu dinliyordum. Sesizce gelip yatağımın yanındaki sandalyeye ilişti. Yatakta doğrulmaya çalıştım onu görebilmek için. Işığı açmasını söyledim, istemedi.
Gecenin bir vakti gelip beni görmesine şaşırmıştım doğrusu.
Hastane otoparkının ışıkları odaya süzülüyordu. Üzgün bir ses tonuyla kanserin tedavisi olmayan bir aşamayla geri geldigini söyledi. Doktor geldiği gibi sessizce gitti.
Galiba üzgündü, yüzünü göremesem de öyle hissettim.

Sanırım o an dibe vurduğum andı.

Morfinle ağrımı kontrol altına almaya çalışırlarken bir cerrah gelip acilen colostomy yapılması gerektiğini söyledi. Israrla bana bir kez bile kabız olursam öleceğimi söylediler. Bedenimin kemo terapiyi colostomy ve stent olmadan kaldıramayacağını anlattılar.

Üçüncü günün sabahı sürekli verilen morfinden dolayı kafam kazan gibi uyandığımda, tepemden sarkan serumun üzerindeki küçücük nazar boncuğunu gördüm. Rob’a ‘bak birisi nazar boncuğu yapıştırmış buraya benim için’ dedim.
Bana olan sevgisini minicik bir nazar boncuğuyla anlatan eşim aslında benim daha çok yaşayacak günlerim olduğuna inanıyordu.

O an bir şeyler yapmam gerektiğini anladım. Yapacaksam, yaşayacaksam, bu benim çabamla olacaktı.

Ve o an aslında ne kadar da öfkeli olduğumu fark ettim.
Amerika’daki tıbbi sektöre ciddi gıcıktım artık. Tedaviden anladıkları hastaya yığınla ilaç vermekti. Kendini beğenmiş, hastasını dinlemeyen doktorlar, işini bilmeyen hastane çalışanlarından, habire ilaç tüketmeyi iyi bir şeymiş gibi sunan ilaç firmalarına tepem atıktı. Bedenim hakındaki tüm kararları ben verecektim bundan sonra.
Hastanedeki cerraha colostomy operasyonu yaptırmayacağımı belirtip bir yığın kağıt imzalayıp ayrıldım ordan.

Ağrım katlanılabilir düzeye inmişti. Doktorların tüm itirazlarına rağmen colostomy (yani bildigin bok torbası takılma işlemi) yaptırmadan hastaneden çıktım. Yorgun bedenimi evime taşıdım.
Kafamdaki tüm kötü düşünceleri kovdum, negatif konuşan insanlardan da uzak durmaya karar verdim.
İlaç sektörününde canı cehenneme deyip bana iyi gelebilecek ne varsa hepsini araştırdım. Beni en çok dehşete düşüren de doktorların çoğunun beslenmeden zerre anlamadıklarıydı.

Kendimi sıkı bir diyete soktum. Şekeri hayatımdan çıkardım. Beni kemo terapi sırasında güçlü kılacak bütün vitaminlerin listesini çıkarıp onları aldım teker teker her sabah, büyük bir dikkatle.

Dokuz ay önce bana kemo terapi alsam bile bir sene içerisinde öleceğimi söyleyen sevimsiz onkololog hatuna inatla onun istatistiklerini bozmaya karar verdim. Bu istatistiklerin doğru olduğunu düşünsen bile bu bilgiyi hastanın gözüne sokmanın ne yararı var doktor hanım? Bu ettiğiniz yeminle uyuşuyor mu acaba? Hani hastaya zarar vermeyecektiniz? Bir insanin yaşam şevkini kırmak etik olarak doğru mu? Bunu yapmaya ne hakkınız var? Belli ki bu soruları kendinize sorma zahmetine girmediniz. O halde siz ve sizin gibi davranan negatif insanları benim de hayatımdan çıkarmama şaşmayın emi.

Bir yandan sağlıklı beslenip her gün bisiklet sürerken 6 kür daha kemo aldım. Kemo terapi sırasında hiç bir yan etki yaşamadım. Pek çok kişi bu dönemde çok fazla kilo verirken, ben kilo bile aldım , yaptığım protein ağırlıklı diyet sayesinde.

Bu arada Amerikalı onkoloğum bana asla umit vermedi. Ne olur ne olmaz diye. Onu her gördüğümde bana olabilecek her tür berbat yan etkiyi sorup durdu. Ben de inatla ona hiç bir etki olmadığını belirttim. Çok kararlıydım hiç bir etkiye izin vermeyecektim bedenimde. Pozitif düşünmenin bir gücü varsa, şimdi uygulamaya koymanın tam sırasıydı.
Sonuçta işe yaradı, kemoyu hiç yan etkisiz tamamladım.

Sonra da 3500km’lik bir yolculuğa çıktım. Arizona, Utah ve Nevada çöllerinde gezdim, kayalara tırmandım. Yeniden yaşadığımı hissettim.

Şimdilerde yine çalışıyorum. Geceleri halen bisiklet sürüyorum, gündüzleri Portland sokaklarında geziyorum. Kendimi iyi hissediyorum. Hayatım boyunca verdiğim en iyi karardı: ‘boşver gitsin’ ya da anamın tabiriyle ‘koy götüne rahvan gitsin’ demek .
İstatiki bilginin dışında kalmaya kararlıyım. Doktorlar buradan size de bir tavsiye vermek isterim.

Hiç bir hastanın durumu ne kadar kötü olursa olsun moralini bozmaya hakkınız yok. Bir hastaya ‘şu kadar ömrünüz kaldı’ demek, onu yaşarken kendi elinizle mezara tıkmaya çalışmaktır. Unutmayın ki herkes bir gün ölür, buna siz de dahilsiniz. Birinin nasıl yaşayacağına ya da öleceğine karar verecek olan kişi siz değilsiniz. Bırakın hasta kendi hayatı hakkındaki kararı kendisi versin.

Referanslar:
https://www.facebook.com/cervicalcancerinfo
http://www.nurweb.biz/cancer/

mektup






NOT:
Makalemi okuyup beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, hatta gönlünüz genişse daha çok yazmam için beni motive edebilirsiniz. Motive etmek çok kolay; ister pozitif bir email yollarsınız, isterseniz ufak bir DONATE yazılı yere basıp PAYPAL aracaılığıyle bağış yapabilirsiniz.

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook