Sizin kahramanlarınız nerede?

Pippi-Longstocking

Bir kaç gündür beni etkileyen kişi, nesne ve kavramları düşünür oldum. Herkesin hayatında dönem dönem kendine örnek aldığı, çok beğendiği, etkilendiği birileri olmuştur. Rol modeli olanlardan bahsetmiyorum. Hatta gerçek kişiler, nesne ve kavramlar da bu yazımın konusu değil, onlar başka bir makale olacak. Romanlarda, hikayelerde okunan karakterlerden söz ediyorum.
Kitap okumayı seven biri olduğum için belki de roman kahramanları hayatımda beni etkileyen figürler olmaktan çok daha öte bir anlam taşıdılar.

Küçük bir kızken hiç de öyle masallardaki prenseslere filan düşkün değildim. Tam tersine ata binmiş maceraya atılan, gemilerle dünyayı gezen adam hikayeleri bana evde prensini bekleyen güzel kızdan çok daha çekici gelmişti. Tabii ki bir yığın prenses hikayesi okumuşumdur ama bunlardan fena halde sıkılıp bana çok daha ilginç gelen macera kitaplarına 7-8 yaşlarımdayken hızlı bir geçiş yaptığımı hatırlarım. ’80 Günde Devri Alem’ uzun süre başucu kitabım olarak kaldı.
Çocukluğumda bünyem zayıf olduğu için evde yatakta geçirdiğim uzun günlerde en yakın arkadaşlarım hep kitaplar olmuştu.

İki roman kahramanından çok etkilenmiştim. Kız Robenson adıyla okuduğum şimdilerde yazarını hatırlamasam da küçük bir adada tek başına kalan bir kızın maceralarının anlatıldığı çocuk kitabı beni en az Astrid Lindgren Pipi Uzunçorap’ı kadar etkilemişti. Her iki kitaptaki ana karakterler kız çocuğuydu ve tek başına maceradan maceraya atılıyorlardı. Küçükken gece yatağıma uzandığımda uzun uzun evden kaçıp bir gemiye miço olarak çalışmaya başlayıp, dünyayı gezme hayalleri kurardım. Sanırım evden kaçmama engel olan tek şey, yüzme bilmiyor olmamdı. Evet doğma büyüme bir Izmirli’nin yüzmüyor olması kulağa tuhaf gelse de durum buydu o zamanlar. 12 yaşıma kadar epeyce Rus klasiğini okuyup bitirmiştim bile. Yaşım ilerledikçe gezginler hep ilgimi çekse de bu kez yazarların eserleri ve kendileri hakkında çokça düşünür oldum. Lise yıllarında Umberto Eco’ya hayrandım. Gülün Adı’nı okuduktan sonra ben felsefe okumalıyım diye karar verdigimi hatırlıyorum. Adso beni derinden etkilemişti, onun doğruyu araması, tanrı kavramı, efendisine duydugu derin sevgi ve bağlılık uzun seneler acaba ben de birine böyle sağdık bir sevgi duyabilir miyim sorusunu beraberinde getirmişti. Felsefe okuduğum yıllar içersinde bu kez Simone de Beauvoir, Jean Paul Sarte, Camus, Hannah Arendt, Immanuel Kant belki biraz da Hegel beni kavramlar üzerine düşünmeye itti.

Sanırım hiç bir zaman sırandan olan şeyler ( moda, marka, mekan bilgileri ) ilgimi çekmediği için, İngilizce’de superficial denilen yani derinliği olmayan yüzeysel kişi, kavram, pop kültürü benim ilgi alanıma asla giremedi. Radyo’da arkası yarını dinleyerek büyüsem de televizyon kültürüne nedense uzak kaldım. Televizyon seyretmektense kitap okumayı hep tercih etmişimdir. Evimde 15 senedir televizyon yok, bunun eksikliğini de hiç bir zaman hissetmedim. Ama internetle okuldayken tanışmam, bilgisayarı kendi kendime öğrenip yurt dışında kendi işimi kurmam hep öğrenme ve merak güdümün canlı olmasından kaynaklanıyor diyebilirim.

Başarı kıstaslarım da ortalama insanın kıstasından hep biraz farklıydı. Para kazanmak hayatımın merkezinde hiç olmadı, onun yerine dil öğrenmeyi çok önemsemişimdir, bir de kişisel özgürlüğümün kısıtlanmamasını. Umberto Eco’nun Kraliçe Loana’ın Gizemli Alevi kitabının İngilizcesini sözlüğe bakmadan okuduğumda, tamam yahu ben bu İngilizce’yi epey ilerlettim dediğimi hatırlıyorum. Salman Rushdie’nin The Enchantress of Florence’i Portland’dan izmir’e uçarken yolda okuyup bitirmiştim. O ne harika bir romandır! Lise yıllarında Almanca, Üniversite yıllarında Yunanca çalışsam da İngilizce öğrenmenin bana dünyanın kapılarını açacağını düşünmüşümdür. Pek yanılmadım, özellikle bilgisayar alanında çalışan birinin bu dile hakim olmadan yurt dışında tutunabilmesinin zor olacağını düşünüyorum.
Kafka, Bukowski, Edward Abbey, Christopher Hitchens, Murakami, Hemingway, Samuel Beckett, Orhan Pamuk, Bill Bryson, Martha Gellhorn, Stieg Larsson ve adını yazmayı unuttuğum bir kaç yazar daha düşüncelerimin biçimlenmesine katkıda bulunmuşlardır.

Yirmili yaşlarda aklım fikrim uzaklara gitmekteydi. İzmir’i ne kadar çok sevsem de sanki dünya uzakta, başka diyarlarda daha farklı, daha çekiciydi. Kızların hep Türkiye’de çok fazla geri plana itildiğini düşünmüşümdür. Yurt dışında bunu değişeceğini umuyordum. Amerika’ya ilk kez 26 yaşımda geldiğimde gerçekten de kadınların çok daha özgür düşünüp hareket ettiklerini gördüm. Buna rağmen bana göre ailevi bağların bu kadar kopuk olduğu toplum ve kapitalizmin bir izdüşümü olan hayat biçiminde her şeyden üstün paranın bu kadar merkeze koyulması çok itici gelmişti. Kısa süre kalıp geri döndüğümde doğru bir karar verdigimi düşünüyordum.
31 yaşımda yeniden çok başka sebeplerle Amerika’ya geldiğimde artık yeni bir hayata başlıyordum. Her hafta sinemaya gitmeye, bol bol okumaya devam etsem de yalnızlığa alışmam zaman aldı diyebilirim.

Sanırım kitapların benim üzerimdeki etkisi gercek hayatta tanıştığım insanlardan çok daha fazla oldu. Bir kitabın hikayesi içinde kaybolurken hele bir de kitabın kahramanını severseniz düşünüp de yapmadığınız, ya da yapamadığınız bir dünyanın tüm kapıları açılabilir. Zihnin kendini özgür kılması biraz de sizin elinizde. İster bu bir kitabın sayfalarında olsun, ister günlük hayatta.

Lisbeth Salander sabahın dördünden beri bana arkadaşlık ediyor. The Girl in the Spider’s Web kitabını bu gece bitireyim yine geyikler, sincaplar, doğa, bisiklet sürme, bahçede neler olup bitiyor konularına dönerim.

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook