Sokaklarda

Sokaklarda yürüyorum. Bir ben var avare avare dolaşan, bir de yolda çalışan işçiler. Asfalt döküyorlar sokaklara, gürültülü bir makine çalışıyor. Uzun sokağın girişine turuncu şerit çekmişler girmesin arabalar, yayalar diye. Şöyle bir bakıp geçiyorum.
Yalnızlığımla barışık yaşarken, günde en az bir kez dışarıda yürüyüş yapmaya özen gösteriyorum. Havalar soğuduğu için artık bisiklet sürme mevsimini kapattım. Kalın giyinip iki yağmur bulutu arası atıyorum kendimi dışarı. Artık yarım saat mi olur, yoksa iki saat mi belli değil. Kafamdaki düşünceleri ölçüp biçiyorum civara bakına bakına yürürken.
Genelde nehir kenarındaki patikada zaman geçirsem de son bir kaç gündür sokak aralarında geziyorum ki bahçelerdeki cadılar bayramı, Halloween  dekorlarını, pencerelerdeki süsleri görüp fotoğrafarını çekerim diye.
Üç yaz geçti benim dışımda bahçede oturup çay içen, bir bahçe keyfi yapana pek rastlamadım. Ama şöyle bir bakıyorum hemen her evin bahçesinde, terasında, ya da balkonunda bir iki sandalye var. Kimisi nasıl süslü, insan kıyamaz onu balkonda tutmaya. Pencerelerde hep jaluzi. Perde filan yok. Evin içini görebiliyorsun. İyi de insanlar nerede?
Yahu bu kadar süslü bahçeleri kim yapıyor? Hepsinin mi bir bahçıvanı var? Çözemedim gitti. Sabah geziyorum, yook kimse yok, öğlen gene yok. Akşamüstü yok. Taaa 6 ‘dan sonra arabaların evlerin önüne park edildiğini görüyorum o kadar. Bir de lamba yanıyor içeride, demek ki evde birileri var. Tamam kışın görmek zor insanları, herkes içeride, sıcakta oturur, iyi de yazın ne yapıyorlar?
Benim oturduğum semt genelde orta sınıf Amerikalıların yaşadığı bir yer. Anladığım kadarıyla herkes çalışıyor. İyi güzel de hiç kimse mi bir bahçeye çıkmaz? Madem çıkmayacaksınız niye bahçeli evde oturursunuz?

kabaklar

Bir tek pazar günleri tek tük garajinda temizlik yapanları görüyorum o kadar. Hayır ne ara o bahçeye çiçek filan ekip yetiştiriyorlar, meraktan çatlayacağım yahu.
Ben her gün inerim bahçeye, çiçekleri, sebzeleri sularım mutlaka, kuru dalları toplarım. Çay fincanım elimde azıcık keyif yaparım. Çok darlandıysam alırım elime kitabımı, oturur lavanta, yasemin kokuları arasında başka dünyalara yelken açarım.
E peki hani nerde bu güzel bahçelere, evlere sahip olanlar? Yok göremedim gitti. Son üç yılın muamması şeklinde kafamı kurcalıyor.
Şimdi Halloween zamanı ya, o ne süslemelerdir öyle. İnanılmaz, ne ara yaptılar, yerleştirdiler evlerinin pencerelerine, kapılarına bilmem. Ben uyurken mi bu işler yapılıyor acaba?

Kafamda şapka, kalın ceketime sarınmış, bir elimde küçük bir fotoğraf makinesi gördüğüm eğlenceli dekorları, kostümlü kuklaları, oyulmuş kabakları resmede resmede ilerliyorum.
Kavak ağaçlarının bol olduğu bir sokağa dalıyorum farkında olmadan. Herhangi bir rotam yok, belli bir saatte bir yerde olma kaygım da, canım ne isterse onu yapıyorum gezerken.

Zira zihnim meşgül yazmakta olduğum kitapla. Yazılara ne eklesem, ne çıkarsam muhasebesi yapıyorum. Her gün belli bir oranda yazmaya çalışıyorum. Bir gün yazıp üç gün yazmassam ipin ucu kaçıyor. Disiplinli olmak lazım. Tam ben dalmışım hesaba kitaba, önünden geçtiğim eve gözüm takılıyor. Eski bir bina, kocaman bahçesi var, içinde bir kaç ağaç. Varendasından, merdivenlerine, bahçenin her köşesine Halloween dekorları yerleştirilmiş. Sarmaşıklara turuncu ışıklar asılmış. Tenekenden siyah kediler, boyanmış kabaklar, kargalar, hayaletler, örümcekler, plastikten fareler, kuru kafalar, cadılar ne ararsan var. Başlıyorum ayrıntıların fotoğrafını çekmeye.
Dalmış gitmişim renklere. Derken yandaki evde bir genç kızın durmuş beni seyrettiğini fark ediyorum. Kafamı öne eğip selam veriyorum. Belki de komşudurlar diye düşünüyorum. Fotoğraf makinesini cebime koyup yürümeye başlıyorum kaldırımda.
Onun evinin onünden geçerken “ne kadar güzel süslemişler değil mi” diyorum gülümseyerek.
Kızın suratı epey asık.
‘Biz burda evlerin fotoğraflarının çekilmesini kaba buluruz ‘ diyor aksi bir tavırla.
Bir an bocalıyorum bu tavır karşısında. İçimdem “Nasıl yani?” diyorum.
“Gereçekten mi?” diyorum kızın yüzüne bakıp. Bana cevap bile vermeden kapısını açıp, içeri giriyor.
Öyle sokakta kalıyorum bu anlamsız sahneye diyecek laf bulamayıp.
Neydi bu şimdi?
Anacım bir hareketin kaba olarak nitelendirilmesi için önce orada bir kişi ile muatap olmak gerekmez mi? Şimdi yerdeki kabağın resmini çeken ben kime karşı bir kabalık etmiş oluyorum? Kafamda sürüsüne bereket sorular.
Yahu kabalık insandan insana, ne bileyim hadi buna hayvanı da dahil et, bir canlıya karşı yapılmaz mı? Sokaklar bomboş, bir ben varım, bir de dekorlar, yani nesneler. Açıkçası bal kabağının çok ipinde olduğunu düşünmüyorum benim fotoğraf çekip çekmemenin.
Eee şimdi bu hatun beni kaba olmakla suçlayıp kapıyı çarpıp içeri girince çok mu kibar oluyor yani? Hayır hırsız filan olduğumu düşünse anlarım da, kabak resmi çeken orta yaşlı bir kadının hırsız olma ihtimali pek az gibime geliyor. Üstelik selfi devrinde yaşamıyormuyduk ki biz? Mütemadiyen kendi resmini, çocuğunun, arkadaşlarının resmini, kedisini, köpeğini dünya alemle paylaşanların dünyasında değil miyiz? Yıllardır fotoğraf çekerim, daha izin almadan hiç kimsenin fotoğrafını çekmişliğim yoktur. Birden merak ediyorum, bu kız nereli acep diye? Google arabası sokaklarda fink atıp, caddelerin resmini çekerken, arabaya su filan atıyor mudur ki diye düşünüyorum. Sosyal medyada paylaşılmayan bir yatak odamız kalmışken, hatun neyin hesabını yapıyor? Hadi insan olsa anlayacağım da, kabak kızım o, kabakkk. Ruhu filan yok yani, duyguları incinmez sen merak etme. Ama Amerika tuhaf tabii, binaya bile copyright koyma zekasına sahipler. Kırık bir zeka… Ama var böyle bir şey. Mesela yıllar önce Portland şehir merkezindeki Portandia binasının resmini çekmistim. Kendi web siteme koydum. İki hafta sonra avukatın birinden posta geldi, o fotoğrafı çıkarın yoksa dava ederiz sizi diye. Buyur!  Hiç üşenmemişler, komple binayı tescillemişler iyi mi. Durum böyle olunca sildim sitemden tabii.
Kendi kendime söyleniyorum. Al işte merak ediyordun kimler oturuyor bu evlerde diye. Kırmışlar anacım, direk kırmışlar kafayı. Yalnızlıktan sıyırmışlar işte diye düşünüyorum. Yazııık daha genç de üstelik. Hayır sen ne ara o kadar sıyırabildin güzelim? Daha yaşın kaç? Düşünsene sokakta dekor resmi çeken hatuna atarlanıyorsa, varsa bir sevgilisi aman aman, yazık adama, kimbilir ona neler yapar bu!

Canım sıkılmış vaziyette rotayı eve çeviriyorum. Bunlardan ne kasaba olur, ne köy anacım. Bir yerlerde kaybetmişler arkadaşlık kavramını. Bazı şeyler,  insanlık gibi, para pulla edinilmiyor demek ki. İletişim kurma özürlü bir toplumda yaşıyorum durum bundan ibaret. Facebook, Twitter filan hikaye, adam karşındakine bir merhaba demeyi beceremeyip direk dırlanabiliyorsa, pes! Gerisi boş. Ben en iyisi geçeyim bilgisayarımın başına, yazmaya devam. Şu kitap bir bitsin, ilk işim İzmir’e gidip arkadaşlarımla doya doya muhabbet etmek. Başlarım para kazanmaya da, süslü püslü evlerine de! Demek ki neymiş? Eve dekor yapmakla, insana insan gibi davranmak arasında epey fark varmış.

catora

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook