Sür gitsin bisikletini

canyon

Bu sabah yine altıda kalktım, güzel bir sütlü Türk kahvesi yapıp bahçeme indim. Domatesler ilerideki bir ağaçta öten kuşların muhabbetini dinliyordu.  Hanımeli dallarını eğmiş, su beklercesine yüzüme bakıyordu. Bolcana suladım tüm bitkileri. Hava serindi, ceketime sarınıp, kuşları, bahçede inatla örümcek ağı kuranları, gelip geçen arıları seyrettim. Sabahın serinliğini sevdiğimi fark etmiştim uzunca bir süredir. Özellikle yaz sabahlarının tene değince hafiften ürperten rüzgarını. İçeriden fotoğraf makinemi alıp, çıktım sokaklara. Nehir kenarına doğru yürümeye başladım. Sokaktan tek tük geçen arabalara baktım. Yemyeşil yapraklarla kaplı uzun dallara baka baka yürüdüm yavaş yavaş. Kafamda bir yığın düşünce.
Nereye gittiğimin önemi yoktu. Canım hangi sokağı çekerse oraya girip hoşuma giden çiçeklerin, evlerin resimlerini çekiyordum. Başıboş gezip, bisiklet sürmekten aldığım hazzı düşünerek güzel evlerin, bakımlı bahçelerin önünden geçtim. Spring Water Corridor güzergahına vardığımda, yanımdan koşarak geçen insanlar, bisikletle hızla işine gidenler, tasmasıyla köpeğini gezdirenler beni geçip gittiler. Sanki bir ben vardım, zamanla yarışmayan. Zamanı olduğu gibi akışına bırakan. Zaten zaman neydi ki? Ne kadar göreceli bir kavram olduğunu düşündüm. Bana hitaben
* “hey kid” diyen Joe geldi aklıma. Komik olan ben 46 yaşında bir hatunum, oysa ona göre çocuğum. Jo ise 87, hala gezi planları yapıp, Hawaii’ye gidip gelen bir adam. Bu arada bilin Portland Hawaii arası 6 saat uçakla. Köşe yastığı olmayı reddeden bir adam. İtiraf ediyorum her eve bir Jo lazım, hayat şevki neymiş diyebilmek için.

Onunla ilk tanıştığımda eşini kaybetmişti. Üzgündü. Bana anlatmasına şaşırmıştım azıcık. Amerikalılar genelde özel hayatlarını iş arkadaşları ile paylaşmazlar. O ise tüm samimiyetiyle anlatıvermişti, birlikte kahve içtiğimiz bir gün.

Joe benim müşterimdi, evet 87 ama halen çalışıyor. Hayata böyle bağlanıyor, bir şeyler üreterek.
İşim gereği her tür insanla çalıştım. Sevmediğim hiç bir işi almadım, ‘hayat kısa, bu kadar dert etmeye değmez” dedim hep. Uzaklık yakınlık kavramlarım yerle bir oldu. Yanıbaşımdaki komşumla görüşmezken, kimileri uzakta bile olsa bana fikir verip, emaillerle, telefonla da olsa görüşmeye devam ettiler. Hiç yüzyüze görüşmediğim kişiler zor anlarımda bana destek oldular.

Joe eşimi kaybettim deyince teskin etme amacıyla:
“Zamanla azalır acınız, ölüme de alışılıyor. Acısı hiç bir zaman geçmiyor ama insan öğreniyor bununla yaşamayı.” deyiverdim.
Ben de Steve’i 15 yıl önce kaybetmiştim.
Bir şey demedi, sessizce  kırışıklarla, mor damarlarla kaplı parmaklarıyla elindeki kahve fincanını tutuyordu.
Başı öne eğikti.
“Kaç yıldır evliydiniz?” diye sordum.
46 yıl deyince baltayı taşa vurduğumu hissettim. Benim yaşım kadar birliktelikleri varken, bu acıyı nasıl atlatacağını ben mi söyleyecektim ona?
Joe ise bir şekilde suskunluğunu bozup konuyu yine işe getirdi. İşine bu kadar tutkuyla bağlı olmasından etkilenmiştim. Ama niye bir insan hala 87sinde bile çalışmak ister ki diye düşünmekten de kendimi alamadım. Çok sonraları onun ölmekten korktuğu için halen çalıştığı anlayınca yalnızlığın insanı nasıl etkilediğini irdeledim. Emekli olan arkadaşlarının teker teker ölüp gitmesine tanık oldukça, onlar gibi evinde oturmaktansa hala bir şeyler üretmeye, vücudu eprimiş olsa da devam ediyordu. Her Pazar günü bana geliyordu şehirde olduğu sürece. Web sitesini yapıp paramı almıştım, ama bir dost kazanacağımı hiç düşünmemiştim. Uzun uzun Hawaii günlerinden bahsetti bana. Ben de ona çocukluğumun İzmir’ini anlattım, o bana gezdiği yerleri. Teknolojiye merakı vardı ona iPhone ve iPad’i nasıl kullanacağını gösterdim. Okuduğum kitapları hediye ettim. Bukowski hiç okumadığına pek şaşırmıştım.  Nedense ben tüm hippi tavırlı Amerikalıların, Edward Abbey, Bukowski, Bill Bryson okuduğunu düşünürdüm, yanılmışım. Her ziyaretinde mutlaka ardında bir şey bırakıyordu. Ama her seferinde, ya gözlük, ya şapka, ya kredi kartı, ya telefon. Unuttuğundan değil. Ertesi hafta yeniden gelip beni görebilmek için bahanesi oluyordu ona göre.

Parayla her şeyin satın alınabildiği bu ülkede yazık ki dostuk alınamıyor. Yalnızlık ise insanların en büyük korkusu. Zaten en çok korkulan değil midir yalnızlık ve ölüm?

İzmir’de yaşarken kalabalıklar içindeyken bile ne kadar yalnız hissettiğimi hatırladım. Oysa hep çevremde arkadaşlarım ve ailem vardı. Sonra tek başıma daha önce hiç adını bile duymadığım Amerika’nın Portland şehrine yerleştiğimde yalnızlığımın boyutu değişti. Bu sefer kalabalıklar içinde yalnız filan değildim, tamamiyle yalnızdım. Kimseyi tanımıyordum burada. Ama nedense yalnızlık bana bir korku vermemişti. Hatta çoğu kez yalnızlığı sevdiğimi bile kabul etmek durumunda kaldım.
Yalnız seyahatler ettim, hep kendi işimi yaptım, çöllere, okyanusa gittim. Ormanların içinde gezdim elimde fotoğraf makinem. Doğadayken hiç de endişeye kapıldığımı hatırlamıyorum. Bisiklet tepesinde 20-30 km sürüp bilmediğim patikalardan geçmekten hep keyif aldım.

Birisi geçenlerde sordu, sen hiç korkmaz mısın sen diye? Düşündüm bir süre acaba beni ne korkutur diye.
Küçük bir kızken iri böceklerden korktuğumu anımsadım. Korkumun üstesinden babamın terliği sayesinde geldiğimi de. Küçük terlikle böcek öldürmeye çalışmak zor oluyordu, baba terliği en iyisi. Bağıra çağıra da olsa, öldüre öldüre iri kanatlı hamam böcekleri korkumun da kalmadığını keşfettim.

Uzun yıllar annem kalp hastası olduğu için hep onu bir gün kaybederim endişesi yaşadım. O kadar çok hastaneye yatıp çıkmıştı ki, o kadar çok ilaç kullanmıştı ki, annemin sağlıklı günlerini hayal meyal anımsıyordum. Annemin ölmesinden korkarken eşim kalp krizini geçirip ölünce kendimi toparlamak için ülke değiştirmek zorunda kaldım. En büyük acılardan sonra bile insan hayatında yeni bir sayfa açabiliyormuş. Öğrendim. Uzaktayken beklediğim sona da yaklaştığımı hissediyordum. Güzel annemin kalbi daha fazla dayanamadı. Onu kaybettikten sonra hayatta en çok korktuğum iki şeyin de başıma geldiğini anladım. Peki ne olacaktı bundan sonra? Bundan ötesi var mıydı? Varmış, üç yıl önce kanser oldum. Bu yıl doktorlar tedavisi olmayan bir evrede olduğumu söylediklerinde ilk önce çok öfkelendim. Sonra ilk hafta korktuğumu hatırlıyorum. Oturup düşündüm ben niye korkuyorum diye. Ölmekten mi? Herkes bir gün ölecek, bu yeni bir haber degil ki. Rob’a ne olacak diye endişe yaptığımı anladım. Bir hafta sonra aklım başıma geldi. Yahu ne olacak, üç beş ağlar hayatına devam eder. Benden 11 yaş büyük adam, hayatına benden önce nasıl devam ettiyse, bende sonra da devam eder deyip endişeme son verdim.
Acı çekmekten korkuyor muydum? Deneyimlerimden öğrendiğime göre ağrı kesici sektörü acayip ilerlemiş buralarda. Morfininden, Oxycodone, Codeine ya da başka ağrı kesicilere dek yığınla kanser hastalarına verilen ilaçlar var. Adamın kafasını kessen hiç bir şey hissetmeyecek derecede. En olmadı, Oregon’da serbest, yaparsın marijuanalı bir muffin yersin afiyetle, aç Reggae müziğini bak hayat nasıl keyifli hale geliyor. Bir tür içelim güzelleşelim durumları. Demek ki endişe edilecek bir şey kalmamış geriye deyip işime, avare gezmelerime, bisiklet sürmelerime devam ettim. Negatif düşünceler aklıma düşünce de kendi kendime, ‘yahu istediğin bir hayatı yaşıyorsun, sevdiğin bir işin var, görmek istediğin yerlere bir bir gidiyorsun, daha ne?’ deyip içimdeki dırlanan kadını susturmayı başardım.

Öğleden sonra hava nefisti, atladım bisiklete 12 kilometre nehir kenarında şarkılar söyleyerek, güneşi tenimde hissederek turladım. İnsanın kendiyle barışık olması lazım. Endişe içinde yüzmek yerine, bir analiz edin korkularınızı. Aslında üstesinden gelmenin hiç de o kadar zor olmayacağını göreceksiniz.

*Hey kid : Bak çocuk

Willamette nehri







NOT:
Makalemi okuyup beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, hatta gönlünüz genişse daha çok yazmam için beni motive edebilirsiniz. Motive etmek çok kolay; ister pozitif bir email yollarsınız, isterseniz ufak bir DONATE yazılı yere basıp PAYPAL aracaılığıyle bağış yapabilirsiniz.

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook