TAÇ

saç

Elimde taç neredeyse 10 dakikadır banyo aynasında kendime bakıyor ve tacı bir takıp bir çıkarıyordum, ama karar veremiyordum.

Güne oldukça keyifli başlamıştım, sabah uyandığımda güneş parlıyordu. Her zamanki gibi hafif bir kahvaltı yapıp günlük yürüyüşüme gittim. Bu sabah yürüyüşleri de bana emeklilik ikramiyesi gibi oldu. Emekli olduktan sonra, ‘’yeni tur, yeni şans’’ diyerek yaşam tarzında küçük değişiklikler yapma kararı almıştım. Düzenli spor dedim ama yapabildiğim şekli sadece yazın biraz yüzme ve diğer mevsimlerde tempolu yürüyüş oldu. Bu bile şimdilik yeter deyip mutlu olmaya baktım. Sabahları yürümek, insanlar işe giderken benim zamanımın bana ait olduğunu bilmek, günü istediğim gibi planlayacağımı bilmek, bir yerde üstünlük duygusu gibi bir duygu mu veriyor du ne? Zamana hükmetmek isteğimi bu? Neyse ne, deyip yürümek, insanları izlemek ve düşünmek; bunları yapmayı sevdim deyip, yapmaya devam ediyorum. Sonuçta bugün iyi başlamış ve iyi devam ediyordu.Ta ki bu küçük kararsızlık ortaya çıkıncaya kadar.

Aslında ne istediğimi bilir ve hedefe odaklanmakta da zorluk çekmem. Tamam da o zaman bu ne yani? Bu basit konuda bu kadar karar verememek hiç doğal değil ve hiç bana göre değil. Alıştığım üzere, belli bir disiplinle devam edip olasılıkları düşüneyim dedim.Önce banyodan çıktım, mutfağa gittim ve günün ilk kahvesini içmek üzere cezveyi ocağa sürdüm.Kısa sürede mutfağı nefis bir Türk kahvesi kokusu kapladı, pişince elimde fincanım balkona çıktım. Kıştı ama sanki kış gelmeyi unutmuştu, daha çok nefis bir bahar günü gibiydi. Bir yandan da içimden ‘’bak nasıl da karar vermeyi erteliyorsun, yok hava, yok bahar’’ diye geçirdim.Havanın güzelliğini yürüyüşe çıktığım dakikalarda fark etmiştim zaten, bu konuyu çözümlemeli ve hazırlanıp arkadaşlarla buluşmak üzere çıkmalıydım.

Alt tarafı bir taç, ya saçına takacaksın ve saçının çok dağılmamasını sağlayacak ya da takmayacak ve saçını rahat bırakacaksın. Böyle düşününce çok kolay, takmam, benim saçlarım kıvırcık ancak bir fırtına falan olursa dağılır. İyi de madem öyle yıllarca neden taç, toka, bant vs takıp sıkı sıkı tutturdum o zaman? Demek asıl neden saçın dağılmaması değil, başka bir şey olmalı. Ne zamandır takıyordum ki? Son yıllarda hep saçımda biliyorum ama ne zamandır böyle? Bu sorumun yanıtını bilmiyordum. Saat de hızla ilerliyordu, buluşma için hazırlandım ve çıktım. Kapıdan çıkmadan holdeki aynaya baktığımda tacı saçıma koymuş olduğumu gördüm.

Buluşmamız iyiydi, arkadaşlar birbirimizi özlemişiz, söz, muhabbet bir dolu. Belki tam uyum içinde bir grup değil ama hayat da öyle değil mi zaten. Tam uyum sadece matematikte mi var acaba? Bir arkadaşım biraz durgun olduğumu söyledi. Bir sorun olup olmadığını merak etmiş, ‘’Önemli bir şey yok, kafama takılan bir sorun var, onu çözümlemeden rahat etmeyeceğim galiba.’’ deyip gülüştük.

Akşam eve geldiğimde; yemek hazırlamak, masa kurmak ve toplamak, mutfağı temizlemek gibi tüm işler bana kalmıştı. Kızım sınav döneminde olduğundan bir haftadır elini hiç bir işe sürmüyordu. Eh, geçecek nasılsa deyip gerekenleri yaptım. Yemek sonrası çayını hazırladım, uzun gecelerde çayı severim, bu gece de uzun olacağa benziyor. Ev ahalisi yattıktan sonra benim vaktim başlıyor. TV benim, kitaplar benim, bilgisayar benim istediğimi okuyor, seyrediyor ve eğleniyorum.

Bu gece albümleri çıkardım, son yıllardaki resimler hep digital ama onları şöyle kucağıma alıp bakamamamın eksikliğini de yaşıyorum. Digital fotoğraf makinesinin ilk yıllarında birçok fotoğrafçı kağıda baskı yapıyordu ama artık kim, nerede yapıyor bilmiyorum. Vardır bir yerlerde ama ben bilmiyorum. Üniversite dönemi fotoğraflarımı buldum, eski arkadaşları da hatırlayarak baktım. Saçımda ne bir toka, ne bir zaptı rabt altına alma durumu vardı. Serbest ve doğaldı ama dağınık ya da çok kabarık değildi. Sonra ilk görev yerim ve meslekte ilk yıllarım, yine aynı serbestlikte. İlerleyen yıllar artan sorumluluk ve her yönden artan baskılar. Nihayet son 10 yılım hemen tüm fotoğraflarda saçımda taç, toka, bant bir şeyler var, hep bir denetimlilik hali. Kendini kontrol, duygu, düşünce ve davranışlarını kontrol hali var.

Bu son 10 yılda oldu ne olduysa, demek. Uzun bir zaman ve çok şeyler oldu, ama beni bu kadar zorlayan neler oldu diye düşündüm. Kişisel, çevresel ya da mesleki olabilir mi, hangisi? Kişisel olarak birçok sarsıntı geçirdim, ama atlattım, devam eden trajedi yok. Çevresel dersem, çocukluğumdan bu yana ülkem hep krizler atlatır. Yaşanan her kriz en son yaşamsal krizdir, bunu atlatmak olanaksızdır ve şöyle yapılmazsa bilinen evrenin sonu gelecektir falan. Öyle yapılmaz ve evrenin sonu da gelmez, o durumu atlatmanın başka yollarının da olduğu keşfedilir. Ama bu yollar ve yan yollarda kaç nesil yaşamadan tükenir, bu başka bir soru. Demem o ki sanki milletçe alıştık uçurum kenarında yaşamaya.
İş hayatına gelince 29 yıl çalıştım ve ayrıldım. ‘’Bir yıl daha kal’’ dediler, sırf kendim içinmiş. 30 yılda emekli olununca ciddi maddi avantajlar varmış. Söylenenleri dinledim, kendimi bir tarttım, çok uzun düşünmedim. Yanıtım kesin bir ‘’Hayır, ben emekli oluyorum’’ oldu. Daha fazla katlanma kapasitem kalmamıştı, çünkü yaptığımız işe ve yararımıza olan inancımı yitirmiştim. Mesleğim son 10-15 yılda büyük dönüşüm geçirdi, saygınlığını yitirdi, eskiden insan ve insana yardım odaklı iken şimdi sistem odaklı oldu. Amaç sistemin işlemesi, kar etmesi ve bunun için gerekenler. Bu arada insan ne oldu, şikayet etmesin de gerisi önemsiz oldu. ‘’Kuruma ve sisteme para kazandırmak için düşünmelisiniz, bu doğrultuda hareket etmelisiniz, sizin en önemli göreviniz bu’’ dönüşümü beni rahatsız etti. Müşterilerimizin istediği herşeyi yapmalı ve tüm taleplerini olumlu karşılamalıydık. İsteklerinin yanlış veya gereksiz olmasının önemi yoktu. Bu değişim ve dönüşümlerin hiçbiri de kendiliğinden olmadı elbette. Günlük düşünen politikacılar ve izledikleri politikaları bu değişimin sebebiydi. Bu politik dönüşümün sonuçlarını ilerleyen yıllarda yine hep birlikte ödeyecektik ama şimdi… Kendimi kısıtlanmış hissediyordum, mesleğimi olması gerektiği gibi yapamıyordum. Mesleğim bir meta olmuştu ama daha baştan kusurlu bir meta, çünkü sağlam bir mal satma olanağımız yoktu, insan doğası kusursuz değildi ki. Ya sektörün tüm çalışanlarının üzerinde giderek artan baskılara ne demeli? Politikacıların mesleğimize müdahaleleri ve idareciler arasında sayıları giderek çoğalan politikacılar. Her planlama ve her adımda günlük politikanın izleri, seçim zamanlarına denk getirilen açılışlar. Ve sevgili müşterilerimizin de durumun bu halinden kaynaklanan katıksız memnuniyetleri. Bir avuç insan bu böyle gitmez değirmenin suyu nereden geliyor, bu su yakında tükenecek dediyse de kimse duymadı. ‘’Benden bu kadar’’ deme zamanı gelmişti.

Emekli olalı çok olmadı, uzun süre kendimi işten ayrıldığım için suçlu hissettim, daha yapılacak çok şey vardı, ben evde ne yapıyordum? Günler, haftalar ve aylar geçmeye başlayınca rahatlamaya başladım. Artık kendim için birşeyler yapabilir, zamanımı dostluklar geliştirmeye, yapmak isteyip fırsat bulamadığım etkinliklere yeni şeyler öğrenmeye okunmadık kitapları okumaya ayırabilirdim.

Fotoğraflara bakarken farkettim, emeklilikten sonra değişim başlıyordu. Daha güleryüzlü, daha az gergindim, daha çeşitli yerlerde ve daha çok insanla beraber fotoğrafım vardı. Önce kıyafetler değişmişti, daha spor daha rahat olmuşlardı, ayaklarımı cendereye sokan ayakkabılar yoktu artık. Belki de saçlar bunun için sıkı sıkı tutturuluyordu, kendimi tutmam gerektiğini bana hatırlatıyordu.
Öyleyse deyip gülümsedim, artık tutturmama gerek yok, yaşamımın bir dönemi bitti ve yeni dönemde daha çok özgürlük olacak.
Sabah güzel bir uyku çekmiş olarak uyandım, kahvaltımı yaptım, biraz ortalık topladım ve yürüyüş için hazırlandım. Evden çıkarken aynada kendimle göz göze geldim, saçımda taç yada toka yoktu. İçimi kaplayan sevinçle dışarı, güneşli havaya koştum.

Yazan: Nadiye Karlıca

saç

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook