Yıldız Aramaca

tarla

Çok değil Portland’ın 16 kilometre kuzeyine doğru giderseniz yolunuz Sauvie adasına düşer. Columbia nehrindeki en büyük adadır. Adanın yarısı yaban hayatı sığınağı olarak koruma altında bırakılmış, diğer yarısında da çiftçilik, seracılık yapılmakta. Bir kaç ev yer alsa da yerleşim alanı çiftlik dışına taşmasın diye önüne gelene ev yapma izni verilmemiş.

Şehirden daral bastığında atlar gideriz kuşları izlemeye yaz kış demeden. Gösterişsiz, 1950’de inşa edilen 61 metrelik kendi halinde bir köprüden ( Sauvie Island Bridge ) geçilerek gidilirdi adaya ta 2006’ya dek. Küprünün eskidiğine karar verilince, 2008’de 43 Milyon dolara yenisi inşa edilip kullanıma açıldı. Tabii ki eskisinden biraz daha irice bir model olarak 110 metre oldu bu kez. Peki estetik mi? Değil, ama kullanışlı diyelim.
Sauvie adasında baharda ve yaz aylarında otomobilden çok bisikletli görürsünüz.
Adanın düz olmasından mıdır, şehre yakın olup manzarası güzel olmasından mıdır bilemem ama her gittiğimde bisiklet cenneti olduğunu düşünmüşümdür.

Adaya girince solunuzdaki parkta durup bilet almanız gerekiyor. Küçücük bir dükkan, düşündüm de bakkala benziyor. İçeriye girip bilet alabiliyorsunuz. Adada park edebileceğiniz yer sayısı oldukça sınırlı, o yüzden belki de bisikletle gelenler çoğunlukta.

Her gittiğimde nehir civarında tur atıp yürüyüş yaparım sulak arazide. Karabataklar koca kara ıslak kanatlarını açıp kuruturlar nehrin içindeki direklerin üzerinde. Çiçek seraları, özellikle lavanta bahçesi Haziran’da görülmeye değer.
Bisikletle tur atarken atla gezenleri görürseniz şaşırmayın. Hem çiftliklerde çalışanların atları var hem de atçılık yapanlar özellikle bu adaya gelip atıyla geziyorlar. Bunu yazıyorum zira bir kez bisiklet sürerken arkamdan 400 kiloluk bir atın deprem oluyormuş gibi toprağı sarsa sarsa gelip ensemde bitip, beni geçene dek nerdeyse kalpten gidiyordum. O neydi öyle? Gerçi patikanın başında equestrian yazısını görmüştüm ama nedense bir şey ifade etmemişti bana. E bundan sonra ediyor gari.

İlk duyduğumda çok şaşırmıştım sahil denilen kıyıları var. Nedense sahil zihnimde hep deniz kenarı olmalı diye yer etmiş. Oysa nehir kenarındaki kumluk yerlere de adamlar ‘sahile gider’ yazıyorlar.

Gittik tabii defalarca. Öğlen saatlerinde tenha yolda tek tük araba geçerken, sahil yoluna saparsanız yolun kenarında sağlı sollu park etmiş arabaları görürsünüz.

Yok öyle donanımlı bir yer beklemeyin bu adada. Her şey doğal haline bırakılmış. Ne bir kafe bulursunuz, ne sahilde şezlong atıp güneşlenebileceğiniz modern bir plaj var. Nehirde yüzebilirsiniz tabii. İlk başlarda epey şaşırdığım bu duruma seneler sonra alıştım, hatta kanıksadım bile diyebilirim. Belki de böylesi daha iyi diye düşünmeye başladığım zamanlar bile var.

Bizde nedir? Nerenin bir manzarası güzelse bir çay ocağı, üç beş yıl sonra restoran, ardından şezlong kiraya veren, arabanızı park ettiğiniz için sizden ücret alan mafyamsı tipler, en nihayetinde kalabalık ve pislikten sonra ne manzara kalır ne de doğanın doğal hali.

Oysa Sauvie adasına girişte ödenen araba başı 7 dolar dışında cebinizden para çıkmaz. Parklarda kullanabileceğiniz bedava tuvaletler vardır. Öyle duş filan aramayın, yok. Çay, kahve, meşrubat alacağınız yer de yok girişteki küçük market haricinde.
Peki ne var? Sağda solda gürültü yapmayın, çöplerinizi yanınızda götürün, kuşları rahatsız etmeyin diyen levhalar. Daha da ilginci insanlar buna uyuyorlar.

Ne çığlık çığlığa yüzenler var civarda, ne de çöpleri etrafa saçıp piknik yapanlar.
Boyunlarında dürbünler kuş gözlemciliği yapanlar, bisiklet tepesinde uzun otların arasında pedal çevirenler, nehirde rüzgar sörfü yapanlar, sahilde güneşlenirken yanında getirdiği suyu, birayı içip, ardında tek bir çöp bırakmadan gidenler.

Eğer bisiklet sürmeye gitmediysen elimde fotoğraf makinesi Sauvie Island Moorage civarında gezinen kuşların resmini çekerim. Burada nehirde park etmiş 44 nehir evi ( tekne misali ) vardır, rengarenk. Uzaktan onlara bakmak keyif verir. Suda yaşamak ister miydim diye sorduğum olmuştur kendime. Sonra aşağı yukarı her on yılda bir nehrin taştığı aklıma gelir, hemen nehirde yaşamak fikrinden vaz geçerim. Her taşkında bu evlerden bir kaçı sulara kapılıp batar. Nehir üzerinde çeşitli yerlerde bir kaç marina vardır. Kimisi teknesini burada tutar, kimisi teknede yaşar.

İster güzelim ağaçların arkada güneşli havalarda 120 km ötedeki Adams dağının pırıtılı bembeyaz karlı tepesinin resmini çekin, ister civardaki kuşları. Kışın giderseniz yorgan gibi tarlaları örten sisli manzara, sonbaharda kabak tarlalarında labirent gibi arazilerde kabak toplayan aileler, baharda envai çeşit çiçeğin olduğu kırlar, yazın ise doğa severlerin sıkça ziyaret ettiği bir ada bulursunuz karşınızda.
Nehir kenarındaki parklarda yürürken ( adanın 12.000 hektarlık kısmı sulak arazidir ve hayvanların yerleşim alanıdır ) kuğu, kel kartal, turna, balıkçıl, su kuşları buna benzer 250 kuş türünüden bazılarını görmeniz kaçınılmazdır.

Gece gidip gökyüzünü de seyredebilirisiniz. Işık kirliliği az olduğu için buna uygundur denilebilir.
Kap teleskopunu gel yıldızları seyret desem de hazırlıklı gitmenizde yarar var.
Ne gibi dediginizi duyar gibiyim.

Anlatayım.
Benim Kızılderili yıldızlara meraklı ya, bir Temmuz gecesi hadi gidip bilmemne yıldızını bulalım dedi. Sirius mıydı yoksa başka bir yıldız mı hatırlamıyorum şimdi. Zaten pek önemi de yok benim için. Kırkını geçtikten sonra uzaktaki nesneler flulaştığı için, gökyüzünde bilmem kaç milyar ışık yılı ötedeki yıldıza benim bakışım ‘haa su toz zerresi gibi mi olan’dan ibaret.
Ama serde yıldız bakma fikri var ya, yani fikren hemfikirim, gidip görelim derim hemen.

Yükledik küp gibi ağır teleskopu arabanın bagajina, gece 9 gibi adadaki bir parkta konuşlandık.
Güzel, şimdilik problem yok. Bizden başka kimse de yok parkta, bir biz, bir de tepemizde daire atıp suya dönüp dönüp dalan küçük kuşlar. Benim boynumda dürbün, yanımızda getirdiğimiz sandayenin üstünde uslu uslu havanın kararmasını bekliyorum.
Arada fotoğraf çeksem de asıl derdim uzaktaki suya dalıp çıkan kuşlara bakmak gökyüzünden ziyade. Bir yandan da neye dalıp duruyor ki bu kuşlar acaba diye düşünüyorum.
Rüzgarsız pırıl pırıl bir yaz akşamı. Temmuz ama sıcak sayılmaz. Üzerimde ceket, yelek, şapka üşümeden bekliyorum. Az sonra öğrendim kuşların derdinin ne olduğunu. Meğersem akşam yemeği muhabbetiymiş. Önce sağ yanağıma bir tokat attım, sonra sola, o ne öyle ya? Sivrisinekler koloni halinde nehirde gezmeye çıkmışlar. E hani güpegüdüz geldiğimizde bir tane bile yoktu piyasada? Nerden çıktı bunca sivri? Alnıma bir tane geçirdim. Dırlanmaya başladım kendi kendime. Kesmedi bu sefer Kızılderiliye çemkiriyorum. Ya bu adamı niye ısırmıyorlar? Niye ben? Bu sivriler illa beyazlarımı ısırır, ne iş? Dürbün tutan elime saldırıya geçti sivri sülalesi. Bayağı da can acıtıyorlar. Kızılerili ‘hava kararıyor giderler’ filan dese de, yok anacım onlar beni yemekten memnunlar gittikleri de yok. Gittim arabadan battaniye aldım, kafama bir şapka daha geçirdim. Bir tanesi kaşımı yemekle meşgul. Bu sivriler beni yemeğe doymayacaklar. Onlar beni yiye dursun artık saydırıyorum homur homur vaziyette. ‘Başlarım senin yıldızına da’ gibisinden.

Adamın umru değil, o takmış bulacak Sirius yıldızını. Baktım ondan hayır yok, gittim arabadan bir çift eldiven alıp taktım. Ama surat açıkta halen kabak gibi.

Yok yahu resmen akşam yemeği oldum elin sivirisineklerine. Artık gözüm yıldız filan gürmek istemiyor. Baktım tehdit filan bir işe yaramadı, kandırma moduna geçtim otomatikman. ‘Bak parası neyse vereyim, kirala bir teleskop NASA sitesinde bak dur’ diyorum.
Bu da kar etmedi, ayol deli olacağım, sivriler bir tur atıyorlar Kızılderilinin civarında adamın kılına dokunmadan bana taaruza geçiyorlar. Artık epey karanlık bulunduğumuz yer. Kafamdaki pilli lambayı kapatıyorum, sandalyede büzüştükçe büzüşüyorum, bir işe yaramıyor.
Yemeğe devam, ısırılmamış hiç bir noktam kalmadı. Bu ne ısrar? Burnumun deliğini bile yediler.
Acaba arabaya gidip otursam mı diye içimden geçirirken, ay yükselmeye başladı koyu lacivert gökyüzünde.
Kızılderili bundan hiç hoşlanmadı tabii ki. Baktım teleskopunu topluyor. Hemen gittim arabaya bindim, camlar sımsıkı kapalı, sivrisineklerden kurtarılmış bölge olarak. Tevekkeli filmlerde filan görüyordum sulak bölgelerde çekim yapanların kafalarında tülden şapkalar var. Adamlar abartmıyorlarmış. Bu böyle olmayacak bir tüllü şapka edinmenin zamanı gelmiş de haberim yokmuş.
Isırıklardan kabarmış derim, yıldızı görememiş bir Kızılderili homur homur geri döndük eve. Neyimize gerek gece gece adanın birinde yıldız aramak? Olan bana oldu azizim.

Meraklısına Notlar:
http://sauvieisland.org/visitor-information/history/

tarla

https://en.wikipedia.org/wiki/Sauvie_Island_Bridge
https://en.wikipedia.org/wiki/Sirius
https://en.wikipedia.org/wiki/Sauvie_Island

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook