Yola düşmeli

yolda

İki haftalık bir yolculuğa çıkacağım. Bu kez 3000 kilometre uçup, sonra da araba yolculuğu yapacağım. Tampa’dan Key West’e aşağı yukarı 700 kilometre kadar arabayla gitme planım var. Aylardır yağan yağmur ve soğuk günlerden içim daralınca sıcak güneşli bir yer neresidir, nereye gitmeli diye araştırdım. Florida, Oregon’a göre çok daha sıcak bir yer ve de bol güneşli. Burada gündüz hava 5 dereceyken orada 22, daha ne olsun. Hemingway’in yaşadığı ev Key West’te ve müze haline getirilmiş. Altı parmaklı kedileri hala o evde yaşıyor. Fotoğraflarını gördüm. Kedileri, bahçede keyifle sohpet eden misafirlerine gülümseyen yüzüne baktım. Ölmeden gidip görmeli diye düşündüm. “Yani bunca yolu ölmüş gitmiş bir yazarın evini gormek için mi tepeceksin?” demeyin bana. Zira Oregon’un en ucundaki, Kaliforniya sınırındaki bir dağın tepelerinde ( Steens mountain ), Aspen ağaçlarına gitmişliğim vardır benim. Ağaç için bile yola düşüyorsam sevdiğim bir yazar için haydi haydi düşerim. Kemo terapi biter bitmez, Alaska’yı mutlaka görmeliyim deyip yollara düşen de benim. Bu benim son uzun yolculuğum mu olur bilmem ama yola düşmeli.

Yarın, kemoterapi bittikten sonraki ilk petscan’im yapılacak, o akşam da yola çıkıyorum. Sonucu bile beklemeden. Aman zaten beklesem ne olacak ki? Kuş mu konduracak benim İtalyan doktor? Sanki gri, ıslak, soğuk Portland’dan ayrılıp güneli bir yere gidersem içimdeki daral basma duygusu azalacakmış gibi geliyor. Yanılıyor da olabilirim ama, en azından gidip bol fotoğraf çeker, mavi gökyüzüne bakarım.

Yolculuk için hazırlanmaya başladım. Yok valiz filan değil henüz, fotoğraf makinemin çantası, laptop, diğer aletler ile yanımda götüreceğim vitaminler, ilaçlar, yastıklar öncelikli. Zaten tüm aletleri toparlayıp bir çantaya yerleştirmek epey vaktimi alıyor.

Teknolojiyle fazla içli dışlı olan bir kişinin yola çıkması dert, bu sayı iki olunca kabus gibi diyebilirim. Senelerdir çantamda bilmem kaç kablo, şarj aletileri, çekim için gerekli ıvır kıvır ne varsa taşımaktan valizde kendime giysi olarak en fazla iki üç parça eşya ile yollara düşmüşlüğüm çoktur.

Günler öncesinden pazarlık başlıyor. Kaç laptop olacak, kaç lens taşıyabilirim, iki dürbün mü yoksa üç mü? Alet valizi doldurulur, tartılır bir bakarsın ağır olmuş, hadi tekrar boşaltılır, itina ile sayılır, ne gitmeli ne kalmalı diye. Mütemadiyen pazarlık durumları ben ve eşyalara dair.

Bu kez sadece eşyalarla değil, kalbimle de pazarlık ediyorum. Hadi yavrum tekleme, sık dişini, kuyruğu titretmenin alemi yok gibisinden. İş inada bindi, bu geziye çıkılacak, hızlı da atsan, başımı döndürüp beni yere de yığsan, nafile. Kararımı verdim. Riskli mi, evet riskli farkındayım. İyi de risk almadan hayatta kalmanın da bir manası yok. Yolcu yolunda gerek deyip kulak asmıyorum endişelere.

Bir kaç haftadır tansiyon inip çıkıyor. Niye? Kimbilir. İtina ile aldığım kilolardan olabilir mi? E mümkün tabii. Hani ‘su içsem yarıyor’ derler ya, ben yazayım da içimde kalmasın sonra ‘bak Nur demedi’ filan diye ardımdan konuşmayın. Külliyen yalan. Ne suyu azizim, basbayağı homidi homidi yersen, onlar da geriye popo, göbek, meme şeklinde döner. Aaa bir bakmışsın, mayalı ekmek kıvamına gelmişsin. Kemoterapide millet sapır sapır kilo verir, bir deri bir kemiğe döner, ben alıyorum düşünün durumun tuhaflığını.

Kemo odasında 8 saat süren zehir alma işlemi sırasında, ( tamam kabul ediyorum pahalı ilaçlar serum şeklinde veriliyor, ama sonuça zehir işte, vücuttaki sadece kanserli hücreyi değil, sağlıklı hücreyi de öldürüyor, o yüzden zehir diyorum ya) bir yandan muhabbet ediyorum online ( evet, yanımda laptopla gidip Almanya’daki, Türkiye’deki arkadaşlarımla muhabbet bile ettim, ne olmuş yani, 8 saat otur otur sıkıcı tabii ) lafın bir yerinde kapruz kelimesi geçiyor. Sırf bu yüzden kışın ortasında benim Kızılderiliyi karpuz almaya yollamışlığım vardır. Adam becerikli tabii, geldi elinde dilimlenmiş kapruzlarla, ben de afiyetle yedim.

Hatta bir kemo ertesi halsizlikten pilim bitmişken, öğle vakti, bana miso soup / bir tür Japon yosun çorbası, iyi gelir deyip civardaki bir Japon restoranına gittik. Gittik de restoran kapalı. Kapıda yazı; ‘akşama açığız’ diye. Nasıl karnım aç, mümkün değil geri dönmem. Kapıyı bile yiyebilirim o anda. Hiç duraksamadan içeri girdim. Bu durumlarda benim Kızılderili gıkını bile çıkarmıyor. Yanımda öylece dikiliyor. Öğrendi huyumu suyumu. Ufak tefek İngilizcesi kıt Japon ‘kapalıyız’ dedi bana. ‘Olabilir ama ben eve götürmelik sushi istiyorum, paket yapın bir de acilen miso soup verin’ dedim. Adam hala ‘ama kapalıyız servis yok’ diyor. Ben de ısrarla ‘servis açma zaten, paketi yap, bir kap da çorba ver bekliyorum’ diyorum. Japon afallamış yüzüme bakıyor. Baksan ne olur yavrum, kireç gibi bir surat. Ayakta zor duruyorum. Tabureye oturdum. Yoksa yere yapışmam an meselesi. Genç Japon mutfağa gidip birine seslendi. Bu kez yaşlı bir Japon geldi, hiç konuşmuyor. Ona da aynı şeyi söylüyorum. Anlayıp anlamadığından da emin değilim. Beyaz önlüklü yaşlı adam ise bana bakıyor ısrarla. Elimle çorba içme taklidi yapıyorum. Ellerimin titrediğini fark ediyor. Tek kelime etmeden içeri giriyor. Üç dakika sonra sıcacık taze miso çorbası önümde. Dandirik kaşığı filan boşverip kafama dikiyorum usul usul. İçtikçe kendime geldigimi hissediyorum. Ağrıyıp sızlayan tüm kemiklerim bir süre sus pus oluyorlar. İçinde sushi çeşitleri olan paket geliyo kısa bir süre sonra. Elimde paketle mutlu mesut ayrılıyorum restorandan. Yani elin Amerikasında kapalı Japon restoranında yemek yemişliğim vardır azizim. Aç olmaya göreyim. Şimdi diyeceksiniz ki, ‘amma boğazına düşkün hatunmuş’. Yok yahu değildim. Hatta hayatımın önemli bir bölümünde çocukluktan itibaren mıymıntı, yemek seçen biriydim ben. Ne olduysa bu kemo sırasında oldu. Galiba can boğazdan gelir lafını fazla ciddiye aldım.

Bunca zehirin üstesinden sıkı bir diyetle anca altından kalkarım deyip kendimi yüksek protein diyetine soktum. Günde 70 gram protein alırken itina ile de kilo almaya başladım. Sonuç? O altı ile dört rakamı hayatımda ilk kez yan yana geldi.

Kanser kliniğine her gittiğimde soruyorum hemşirelere, doktorlara, ‘yahu ne iş, gitgide tombikleşiyorum, rejim yapayım mı?’ diye. Hepsi bir ağızdan ‘aman ha sakın yapma, kilo almak iyiye işaret’ filan diyorlar. Sanırım yanılıyorlar. Merdiven inip çıkarken nefes nefese kalmaya başladım. Bedenim alışık değil tabii bunca ağırlığa, tekliyorum yahu.
Olmaz böyle, en azından akşam yemeğini azaltmalı. Şekeri, karbonhidratı kesin, protein yerseniz tok hissedersiniz deniliyor ya, bildiğin palavra. Son üç yıldır hiç şeker yemedim. Son bir senedir de protein ağırlıklı yemek yiyorum. Sonuç: Tombul ben.

Hiç sevmedim bu durumu. Acilen çözüm bulmalıyım. Can boğazdan gelir lafı doğru da çıkmasına da ramak kaldı galiba. Baktım tık nefesim, gidip oksijen aldım kendime iki tüp. Paldır küldür merdiven çıkarken kalbim küt küt atıyor, resmen pilim bitiyor. İki nefes çekiyorum, oh dünya varmış. Nefes deyip geçmeyin, onsuz durum kel, benden söylemesi.

‘Ha gayret’ diyorum kendime, elimde valiz, içine ıvır kıvır aletleri doldururken, ‘bu yolculuk sana iyi gelecek’. Yeter ki iyi hazırlan. Vitaminler hazır, sıvı oksijenimi de el çantama koyuyorum, ümitliyim olacak bu iş.

yolda

Please share it
Email this to someoneShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on Facebook